Murat Kaymakcı
Yoldaki Taş ve Kalbimizdeki Sorumluluk
Gözümüzün önünde duran engellere, hayatımızın tam ortasına bağdaş kurup oturmuş sıkıntılara nasıl yaklaşıyoruz? Onları uzaktan izleyip suçlu mu arıyoruz, görmezden gelip etrafından mı dolaşıyoruz, yoksa "Bismillah" deyip kollarımızı sıvıyor muyuz?
Tarihin ve kıssaların bize bıraktığı en büyük miraslardan biri, aslında bugün de değişmeyen insan karakterini ve niyetlerini gözler önüne sermesidir. Geçtiğimiz günlerde zihnimi kurcalayan, derinden düşündüren ve hepimizin hayatında bir karşılığı olan ibretlik bir hikâyeyi yeniden hatırladım.
Eski zamanlarda bir padişah, halkının ahlakını ve samimiyetini sınamak ister. Kimselerin görmediği bir anda, şehrin en işlek yolunun tam ortasına kocaman bir taş koydurur. Kendisi de bir kenara çekilip insanların bu taş karşısında nasıl bir tavır takınacağını izlemeye başlar.
Yoldan ilk olarak vezir geçer. Taşı görünce etrafından dolaşır ve kendi kendine söylenir:
"Sultanımla konuşayım da yoldaki taşları kaldıracak yeni bir kadro oluşturalım, birilerini işe alıp çalıştıralım."
Meseleye bizzat çözüm üretmek yerine, işi başkalarına havale eder; sorumluluğu üzerinden atar.
Ardından komutan gelir. O da taşın etrafından geçerken şöyle der:
"Vezirle görüşeyim, yolun ortasına bu taşı bırakanlara nasıl bir ceza vereceğimizi belirleyelim."
Onun derdi de yolu açmak, insanlara faydalı olmak değildir; önceliği bir suçlu bulup ceza vermektir.
Derken sarayın dalkavuğu belirir. Taşın etrafında dolaşır, menfaatin ve ikiyüzlülüğün temsilcisi olarak sorunun kendisiyle hiç ilgilenmez. Hatta taşa övgüler dizen bir şiir yazıp, "Bunu sultanıma okuyayım." diyerek oradan ayrılır. Ne yazık ki günümüzde de yanlışları düzeltmek yerine onlara methiyeler düzen anlayış hâlâ yaşamaktadır.
En sonunda sırtında ağır yüküyle yorgun argın yürüyen bir köylü gelir. Yolun ortasındaki büyük taşı görünce durur. Bu taşın, arkasından gelecek insanların geçişini engelleyeceğini ve onlara eziyet vereceğini düşünür. Hiç tereddüt etmeden yükünü yere bırakır, "Ya Allah, Bismillah." diyerek taşı kucaklar. Kan ter içinde kalsa da o koca taşı yolun kenarına çekmeyi başarır.
Tam yükünü yeniden sırtına alacakken, taşın altında bir kese görür. Kesenin içinde altınlar ve padişahın kendi eliyle yazdığı şu not vardır:
"Bu altınlar, elini taşın altına koymayı becerenler içindir."
İşte dilimize yerleşen "Elini taşın altına koymak" sözünün ardındaki anlam da budur.
Yoldaki Taşı Kaldırmak, İmandan Süzülen Bir Ahlaktır
Bizler, "İman altmış veya yetmiş küsur şubedir. En üstünü 'Lâ ilâhe illallah' demek, en alt derecesi ise yoldan eziyet veren bir şeyi kaldırmaktır." buyuran bir Peygamberin ümmetiyiz. Yoldaki bir taşı, dikeni veya insanlara sıkıntı veren en küçük engeli kaldırmak bile dinimizde sadaka olarak kabul edilmiştir.
Peki şimdi dönüp kendimize soralım: Günlük hayatımızda bir sıkıntıyla karşılaştığımızda hangimiz oluyoruz?
Sorunu görüp sorumluluğu sürekli başkasına atan vezir mi?
Hep kusur arayan ve yargılayan komutan mı?
Yoksa yanlışları görmesine rağmen sessiz kalan dalkavuk mu?
Hakiki mümin ise nerede bir darlık görse oraya genişlik olmaya çalışan kişidir. İnsanların yollarını açmak, bir gönüldeki hüznü dağıtmak ve bir hayra vesile olmak için gayret eder.
Unutmayalım; Yüce Yaratan'ın sunduğu en büyük manevi mükâfatlar, sorunları uzaktan seyredenlere değil; samimiyetle "Bismillah" deyip elini taşın altına koyanlara nasip olur.
Günün sonunda kalbimize sormamız gereken tek bir soru var:
Biz yoldaki taşı seyredip geçenlerden miyiz, yoksa o taşı kaldırıp insanlara yol açanlardan mı?
YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.