Prof.Dr. Mehmet Gürol

Prof.Dr. Mehmet Gürol

SU HASTA

SU HASTA

 

Değerli okuyucularım, sizi bilmiyorum ama bende kişiliğimi etkileyen bir korku hastalığının olduğunu hissetmeye başladım. Geçenlerde çocuğum beni endişelendiren bir şey söyledi: "Baba, ben yazılılardan korkuyorum". "Neden oğlum" dediğimde "ya zayıf alırsam" cevabını vermişti. Bu cevap beni endişelendirirken aslında kendimin de bir şeylerden korktuğumun farkına vardım.

 

Gerçekten de sürekli bir şeylerden korkuyorum.  Korktukça da mutsuzlaşıyorum!  Sorun bende mi yoksa çevremde mi diye kendi kendime sorarken aklıma "hasta su" hikâyesi geldi.  Hikaye şu: Birisi bir Japon balığı almış. Bir gün balığını seyrederken balığı birden yan yatmış, debelenmeye başlamış. Kavanoza koyup deniz biyologu olan bir arkadaşına götürmüş. Biyolog incelemiş ve "Balığın hasta değil ama suyun hasta. Çünkü suyun iyi oksijen almıyor. Bundan dolayı bir bakteri girmiş ve bu bakteri balığın sinir sistemini böyle etkilemiş.  Çözüm için balığın suyunu değiştireceksin, bir de pompanı değiştireceksin"  demiş. Su değişince, pompa sistemi değişince doğal olarak balık da iyileşmiş.


Peki! Bizim suyun hastalığı nedir? Bence korku kültürüdür. Doğan Cüceloğlu"na göre korku kültüründe eşit ilişki yoktur, kim daha güçlü, kim daha üstün ilişkisi vardır. Çünkü korku kültürü, yaşamda "gücü" temel olarak kabul eder. Hayatta en önemli şey güçtür. Bu nedenle yaşam sürecinin kendisini sıfırlar. Mutluymuşsun, coşkuluymuşsun, zevk alıyormuşsun hiçbir önemi yoktur. Seni güçlü kılıyor mu kılmıyor mu ona bakılıyor.

 

Örneğin küçükken çocuğumuza yaptığımız işkenceler vardır. Bunlardan biri de çocuğun var olma mücadelesidir. Çocuk "doydum" dedikçe biz "yiyeceksin" diye ağzına tıkarız kaşığı. "Aç değilim" der. "Hayır açsın" deriz. Bunun çocuk açısından sonucu şudur; "sen küçüksün bilmezsin büyükler bilir. Sen kimsin ki…" Bu genel mesaj yerleşince "Ben kimim ki, otorite daha iyi bilir" inancına dönüşüyor. İşte korku kültürünün özü budur! Bunları yazarken yaşadığım bazı anılarım aklıma geldi. 1970"li yıllar. Bir gün canım annem "oğlum uzaklara gitme. Köyün yakınlarında motosikletli komünistler dolaşıyormuş, dikkat et" demişti. Yıllarca komünistlerden korkarak dolaştım.   Motosikletli insanların da güvenlik güçlerinden kaçtıklarını yıllar sonra öğrenmiştim.  Yine ilkokul 4. sınıfta köyümüze çalıkuşu misali yaşlı babasıyla beraber bir öğretmenimiz gelmişti. Rusya"dan geldiği ve ajan oldukları söylemi köyde yayılmıştı. Ancak geldiklerinin ilk haftası öğretmenimiz bizi cuma namazına göndermiş, böylece korku duygusu birden sevgiye dönüşmüştü. Keza, ortaokul 1. sınıftayken sınıf arkadaşlarım önüme geçerek hangi partiyi tuttuğumu sormuşlardı. Partinin ne olduğunu bilmediğim için dayak yemiştim. Orta 3. sınıfta şu anki Altın parkın olduğu yerde (o tarihte ağaçları olan boş bir alan idi) ekmek arası köftemi yerken Gırgır dergisini okuyordum. Birden 20-30 arası bir grup üzerime doğru geldi. İçlerinden biri "ne okuyorsun?" diye sordu. Titreyerek "Gırgır" cevabını vermiştim. "Aferin" diyerek uzaklaştılar. Aferinin nedenini sonradan öğrenme şansım oldu. Gırgır, güya sağ eğilimli bir mizah dergisiymiş. Asistan olduğum ilk yıl Tarih Bölümünde derse girmiştim. İlk dersimde öğrenciler sırada otururken ayakkabılarını zemine sürterek ses çıkarıyorlardı. Ders arası bir grup genç yanıma gelerek Atatürk, milliyetçilik, vatan konusundaki düşüncelerimi sordular. Kendilerince ikna olduktan sonra "hocam biz sizi bozuk (!) biri olarak biliyorduk" dediler. Neden diye sorduğumda da "ağabeylerimiz hocanızın bozuk olduğunu, bu nedenle sizin de bozuk olabileceğini söylediler" cevabını vermişlerdi.

 

Hayatımda buna benzer onlarca olay yaşadım. Hepsinin temelinde de saygı ve gerçeğin olmadığı önyargı, cahillik, söylenti, gerçek dışı düşünce kalıpları vardı. Oysa korku kültürünün aksi olan saygı kültüründe temel bir değer vardır. O da gerçeğe saygıdır.  Gerçeğe saygı bir değer olarak kurumlarda yaşamıyorsa o zaman benim çok dikkat etmem gereken bir şeylerin olması gerekiyor. Yaşamımı devam ettirmek için benim ya çok güçlü olmam ya da çok güçlü bir ekibin parçası olmam gerekiyor. Dekanlık yaptığım kurumda yönetici ve öğretim üyesi olarak maalesef bunu fazlasıyla yaşıyorum. Aslında fark ettiğim bir şey var. O da balığın, suyun farkında olmadığı gibi biz de korku kültürünün farkında değiliz. Mesela korku kültürüyle yetişmiş bir çocuğa, memura, işçiye güler yüzlü davranın, "Günaydın çocuklar, arkadaşlar nasılsınız?" deyin. Üç dört ders, sohbetten sonra size laf atmaya kalkarlar. Siz üzülürsünüz ben bunlara insan muamelesi yapıyorum, yaptıklarına bak diye. Size nasıl öğretmen, yönetici olunması gerektiğini süratle öğretirler. Yani,  korku kültüründe korkutulma ihtiyacının giderilmesi için korkutan birisinin olması gerekiyor.

 

Kısaca akvaryumun suyu aynı olduğu sürece yeni balıklar koysan bile bir süre sonra onlar da hastalanıyorlar. Peki! Suyun ilacı ne olmalı? Bunun cevabı ilgili kitap ve araştırmalarda verilmeye çalışılmıştır. O da değerlerdir. Birinci değer gerçeğe saygıdır. Yetişkinler olarak çocuğunun gerçeğine saygı duymalıyız. İkinci değer, gerçeğe sevgidir. Yetişkinler olarak çocuklarımızı seveceğiz. En önemli değer de yaşama saygı duymaktır. Yani çocuğun kendi yaşamında kendisi olarak var olabilmesine saygı duyacağız.

 

 

 

 

ÇOCUKLUM AŞKIM ESENBOĞA

 

Çocukluğumda köyümün tam karşısında medeniyet kuşlarının uçup konduğu uçaklarım vardı. Köyümün yamacında oturur onlarla dünyayı dolaşırdım. Sonra gerçeğe döner serçelerimle sohbet ederdim. O kuşlarım hala hiç yorulmadan, bıkmadan uçuyorlar. Arada beni de kanatlarına alıp hayallerimi gerçeğe dönüştürüyorlar. İşte onlar benim çocukluk aşklarımdır. Kuşlarımın yuvası olan Esenboğa havalimanını Kıbrıs Barış Harekâtında karartmışlardı. İkincisine izin veremem. Bu nedenle Sayın Safa Asya hocamın düşüncelerinin tamamına katılıyorum. Esenboğa isminin değiştirilme gayretinin altında belli oranda korku kültürünün etkisi olduğunu düşünüyorum. Beni geçmişimden, anılarımdan koparmayın. Bilge Kağan"ımdan, Dede Korkut"umdan, Edebali"mden, Osman"ımdan, Mustafa"mdan, Mevlana"mdan, Hacı Bektaş"ımdan; türkuazımdan, öz Türk nakışı olan sarı, yeşil, kırmızımdan;  öz kurt olan gerçek atamdan uzaklaştırmak istediniz, bari çocukluk aşkımdan beni uzaklaştırmayın. Lütfen…

 

MİLLETVEKİLİME SELAM OLSUN

 

Değerli Milletvekilim Hüseyin TUĞCU"ya ilçemize desteklerinden dolayı teşekkür ediyorum. Tuğcu hocam ile A.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesinde dönem arkadaşım olarak beraber okuduk. Kendileri bir ağabey, arkadaş, öğretici, üstad olarak hep yol göstericimiz oldu.  Selam olsun….

 

www.mehmetgurol.com

Bu yazı toplam 3747 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.