Şuayip YAMAN        GÖRÜNEN KÖY...

Şuayip YAMAN GÖRÜNEN KÖY...

HZ. ÖMER’İN ADALETİ...

 

Adil bir yönetim ancak insanların günlük yaşamlarından ayrılmadan ve insanların arasındaki bağı koparmadan kurulabilir.

 

Hz. Ömer' e  “Adil” sıfatını kazandıran, adaleti gözeterek İslam'ı yeryüzüne hâkim kılmaya kendisini adamış olmasıdır.

 

Hz. Ömer (ra) halifelik yıllarında insanların, dertlerini uzakta olmaları sebebiyle kendisine ulaştıramadıklarından endişe ederdi. Bu yüzden sık sık Medine’den uzak bölgelere seyahat ederek orada yaşayan insanların durumunu yakından incelerdi.

 

Konuyla ilgili olarak örnekleri şöyle sıralayabiliriz;

 

HZ. ÖMER VE ÇOCUKLARA TAŞ KAYNATAN KADIN...

 

Hz. Ömer (ra) halifelik yıllarında yine böyle bir niyet üzerine Eslem ile birlikte Medine’nin dışında kalan Harra taraflarına yolculuğa çıkar. Seyahatleri esnasında ışık yanan bir yer görür.

 

Hz. Ömer (ra), Eslem'e dönerek:

 

- "Şurada, gecenin ve soğuğun çaresizliğine uğramış biri var. Haydi, onların yanına gidelim." dedi.

 

Ev halkının yanına vardıklarında bir kadının iki çocuğuyla birlikte üzerinde tencere bulunan bir ateşin etrafında otururken görür.

 

Hz. Ömer (ra) onlara:

 

- “Işıklı aileye selâm olsun.” dedi.

 

Kadın Hz. Ömer’in(ra) selamını aldıktan sonra, Hz. Ömer (ra) yanlarına yaklaşmak için izin alır. Ardından kadına, yanındaki çocukların neden ağladıklarını sorar.

 

Kadın, karınlarının aç olduğunu söyleyince, Hz. Ömer (ra) merakla tencerede ne pişirdiğini sorar.

 

Kadın; tencerede su bulunduğunu, çocukları “yemek pişiyor “diye avuttuğunu söyler. Ardından şunları ekler: Allah bunu Ömer'den elbette soracaktır.”

 

Hz. Ömer (ra), kadına dönerek: Ömer bu durumu nereden bilsin ki?” der.

 

Kadın cevap verir: Madem bilemeyecekti ve unutacaktı, neden halife oldu?”

 

Hz. Ömer (ra) bu cevap karşısında irkilerek Eslem ile birlikte doğruca erzak deposuna gider. Doldurdukları yiyecek çuvalını Eslem taşımak istese de Hz. Ömer (ra)   müsaade etmez.

 

 “Kıyamet gününde benim yüküme ortak olacak değilsin. Onun için bırak da yükümü kendim taşıyayım” diyen Hz. Ömer (ra) buna izin vermez.

 

Çuvalı omzuna alır ve kadının bulunduğu yere götürür. Orada bizzat yemeği Hz. Ömer (ra) hazırlayıp pişirir ve ev halkını doyurur.

 

Hz. Ömer (ra) oradan ayrılırken, kadın: “Siz bu işe Ömer'den daha layıksınız.” der.

 

Hz. Ömer  (ra) : Ömer'e dua et. Bir gün onu ziyarete gidersen beni orada bulursun” der.

 

Bu Hz. Ömer’in insanlara yardım etmede ve mağduriyetlerini gidermede gösterdiği hassasiyetin örneklerinden sadece bir tanesidir.

 

Çünkü Hz Ömer (ra) “Fırat kıyısında bir deve helak olsa, Allah bunu Ömer'den sorar diye korkarım” buyururdu.

 

Bugün hangi yönetici bir fakire bırakın küfeyi bir file, bir poşetle yardım götürüyor. Göreniniz, duyanınız var mı?

 

HZ ÖMER VE GANİMET DAĞITIMI...

 

Bir gün de Hz. Ömer’in hilafeti zamanında halka ganimet malı kumaş dağıtılmıştı. O kumaştan herkesin payına düşenle, ya bir pantolon veya bir ceket dikile biliyordu.
 

O günlerde Hz. Ömer (ra) camide hutbe okurken, haktan, hukuktan ve adaletten bahsediyordu.

 

Onu dinleyen cemaatten birisi ayağa kalkarak, Kes konuşmayı ya Ömer. Ganimetten herkesin payına düşen kumaşla, ya bir ceket veya bir pantolon dikile biliyordu. Görüyorum ki üzerinde aynı kumaştan hem ceket, hem de pantolon var.

 

Görünüşe göre herkese verilen kumaşın iki katını kendin alarak, takım elbise diktirmişsin. Sen önce bunun cevabını ver, ondan sonra haktan, hukuktan ve adaletten konuşta dinleyelim dedi.
 

Adamın çıkışı ile sözünü kesip minberde onun konuşmalarını dinleyen Hz. Ömer suskunluğuna devam ederken, cemaatin içinde bulunan oğlu Abdullah ayağa kalkarak, Allah şahittir ki babam düşünüldüğü gibi ganimet kumaşından kendisine iki pay alarak aynı kumaştan takım elbise dikinmiş değildir.

 

Ben kendi hissemi babama verdim de onun için babam hem ceket hem de pantolon diktirebildi aynı kumaştan dedi.

 

Bunun üzerine adam, Mesele anlaşılmıştır, şimdi konuşabilirsin ya emir-el müminin dedi.

 

Ve Hz. Ömer’de tekrar konuşmaya başlayarak hutbesini tamamladı.

 

HZ. ÖMER VE NAMAZ KILAN ADAM...
 

Yine bir gün de Hz. Ömer, mescitte namaz kılan bir adamı gördü. Adam namazı bitirince yanına gitti ve adama, Sen ne biçim namaz kılıyorsun öyle be adam tavuğu yem topladığı gibi yatıp yatıp kalkıyorsun öyle, sen o namazı yeniden kıl” dedi. Adam namazı yeniden ve tadili erkân üzere dikkatlice kıldı.

 

Hz. Ömer adama sordu, “Söyle bakalım ilk kıldığın namaz mı daha iyiydi, sonra kıldığın namaz mı” dedi.
 

Adam hiç çekinmeden, İlk kıldığım namaz daha iyiydi ya Ömer” dedi.

 

Hz Ömer, Nasıl ilk kıldığın namaz daha iyi olur be adam deyince,

Adam, Ya Ömer ben ilk kıldığım namazı Allah rızası için kılmıştım. İkinci namazı ise seni düşünerek daha dikkatli kıldım, tabii ki Allah rızası için kıldığım namaz daha iyiydi dedi.

 

Bunun üzerine Hz. Ömer, Haklısın efendi, bana hakkını helal et diyerek oradan ayrıldı.
 

HZ. ÖMER VE YAHUDİ...

 

Hz. Ömer’in hilafeti döneminde, Peygamber Efendimizin dostlarından Saad b. Ebi Vakkas Şam Valisiydi. Vali Şam'da bir camiyi genişletirken, Şam Yahudilerinden birinin arsasına, vermek istemediği halde parasını göndererek el koymuştu. Yahudi durumunu bir Müslüman komşusuna anlattı.

 

Komşusu Yahudiye, Sen Medine'ye git, orada Halife Hz. Ömer’e derdini anlat dedi.
 

Yahudi bin bir zorluklarla Medine’ye gitti. Hz Ömer’i sordu.

 

Şu ağacın altında gölgelenen zat Hz. Ömer’dir” dediler.

 

Yahudi derdini anlatınca Hz. Ömer oradan aldığı bir yassı kemik üzerine, Ben Nuşi Revan’dan az adil değilim diye yazdı, Yahudi’ye bunu valiye vermesini söyledi.
 

Yahudi Şama geldi. Fakat Hz. Ömer’in sade ve mütevazı haline ve Şam Valisinin ihtişamlı yaşantısına bakarak, bu iş olmaz diyordu içinden. Nihayet Yahudi, Vali Saad b. Ebi Vakkas’a, altında Hz. Ömer’in imzası bulunan ve kemik üzerine yazılmış yazıyı verdi.

 

Yazıyı okuyunca Vali başını yere eğip biraz düşündü, rengi benzi sapsarı olan ve eli ayağı titreyen Vali Yahudi’ye, Git arsan senindir dedi.
 

Yahudi, Valiye bu yazıdan neden bu kadar etkilendiğini sorunca Vali, “Biz Hz. Ömer’le 200 deve ile İran’a ticarete gitmiştik. Eşkıyalar develerimizi elimizden aldılar. Bir hana gittik yatmaya ve derdimizi de hancıya anlattık. Hancı bize Kral Nuşi Revan’a gidip meselemizi O’na anlatmamızı söyledi.
 

Nuşi Revan’ın huzuruna çıktık, tercüman aracılığı ile derdimizi anlattık, bize birer kese altı vererek “haydi gidin” dedi. Biz yine hana geldik, hacı “ne oldu” deyince durumu ona anlattık. Hancı bizi yanına aldı ve beraber Kral Nuşi Revan’ın huzuruna çıktık.

 

Biz derdimizi krala tekrar anlattık, hancı da tercümanlığımızı yaptı ve develerimizi alanların şeklini, şemailini elbiselerinin rengine ve biçimine varana kadar anlattı. Nuşi Revan bize bu defa ikişer kese altın verdi ve Akşama kadar develer size teslim edilir, sizde yarın burayı terk edin, ancak şehir dışına ayrı ayrı kapılardan çıkın aynı kapıdan çıkmayın dedi.
 

Aynı günün akşamında develerimiz, bize teslim edildi. Ertesi gün benim şehri terk ederken çıktığım kapının önünde idam edilmiş iki adam ipte sallanıyordu. Bunlardan birisi Nuşi Revan’ın büyük oğluna, öbürü de Kralın baş vezirine aitti, çünkü develerimizi onlar gasp etmişlerdi.

 

z. Ömer’in çıktığı kapıda ise, idam edilmiş bir ceset ipte sallanıyordu. Bu cesette bize ilk tercümanlığı yapan ve gaspçıları korumak için anlattıklarımızı eksik ve yanlış tercüme ederek Nuşi Revan’ı yanıltan tercümana aitti.
 

Şimdi konuyu anladın mı? Halife Hz. Ömer bana bu yazısı ile Adil ol, ben de senin gözünün yaşına bakmam, Nuşi Revan’ın suçlu olan oğlunu, vezirini ve tercümanını idam ettirdiği gibi, ben de seni idam ederim. Demek istiyor dedi.

 

HZ. ÖMER VE OĞLU ABDULLAH...

Hz. Ömer ‘in Oğlu Abdullah babasının yanına geliyor, “Babacığım üç bayramdır üzerime yeni elbise alamıyorum” diyor.

Çünkü O dönemlerde verilen maaş elbise almaya yetmiyor. Aldığı maaş ile elbisenin üstünü alıyor, altını alamıyor, Ya da altını alıyor, üstünü alamıyor.

Bayramdan bir hafta, on gün sonra ise maaş günü.

Ama bu maaş onun işine yaramayacak. Çünkü yeni bayramlık elbise alamayacak.

O zaman da, Bayramda yeni elbise giymek, kadim bir adet. Haliyle, yeni elbiseyle bayrama girmesi gayet doğal olarak karşılanıyor.

Bu âdetin, Peygamberlik âdeti olduğu da söylenir.

Haliyle, Abdullah, Babası Hz. Ömer’e, “Babacığım üç bayramdır giyemiyorum, bari bu bayram yeni elbise giymiş olurum” diyor.

Hz. Ömer (ra) oğlu Abdullah’a dönerek,

“İyi de oğlum bu nasıl olacak?’ diyor.

Oğlu Abdullah babasına,

“Bana bir mektup yaz Babacığım, Beytülmal’den önceden para çekeyim. (Avans olarak) yani 15 sonra alacağım maaşımı, 15 gün önce alayım” diyor.

Hz. Ömer oğluna,

“E tamam git söyle görevliye versin” diyor.

Oğul Abdullah ise,

“Baba inanmaz ki şimdi, elimde bir vesika olmalı” diyor.

(Hz. Ömer’in oğlu maliye memurundan avans para isteyecek ve memura babasının emri olduğunu söyleyecek olmasına rağmen,

“Bana inanmaz ki” diyor..!

Neyse biz hikâyeye dönelim.

Oğul Abdullah babası Hz. Ömer’e

“Sen bana evrak yaz, bir şey yaz ki götüreyim adamın (Maliye memuru) da bana maaşımı (avans olarak) versin” diyor.

Hz. Ömer,

 “Tamam” diyor.,

“Oğlum Abdullah’a 15 gün alacağı maaşının bir kısmının veya tümünün verilmesine” diyerek bir yazı yazıp veriyor.

Hz. Ömer mektuba mührü basıyor ve oğluna vererek,

“Git bunu adamıma ver” diyor.

Oğul Abdullah,

Heyecan ve büyük sevinçle,

Hazineden sorumlu, şimdiki maliyeciye mektubu uzatıyor.

“Ben maaşımı önceden alacağım. Bayrama hazırlık yapacağım. Bu da babamın maaşımın önceden verilmesine dair imzaladığı evrak”  diyerek veriyor.

Memur,

Abdullah’a dönerek,

“Belgede eksiklik var” diyor.

Abdullah, “Hayır, ne eksiği?” diyor.

Ve ekliyor, “Babamın imzası ve mührü var. Daha ne istiyorsun?” diyor.

Memur ise sakin bir şekilde,

“Hayır, hayır burada ifade eksikliği var” diyor.

Ve ekliyor,”Sen bu mektubu al Halife Hz. Ömer’e götür, ( ifade eksikliği var ) de ve mektubu yeniden yazmasını söyle” diyor.

Oğul biraz şaşkın, Biraz da düşünceli olarak,

“Başka ne yazacakmış ki?” diyor.

Memur,”Baban,( bu adam 15 gün daha yaşayacak) desin, altına da imza atsın, mührü bassın  ben senin paranı hemen vereyim” diyor.

Oğul Abdullah kâğıdı memurun elinden alıyor

Ardından ağlıyor “Vallahi doğru söyledin” diyor.

“Babamın ne adamları var, Allah’a Hamd-u senalar olsun. Devletimiz sizin sayenizde asla ve kata zevale uğramaz. Asla bizim sırtımız yere gelmez senin gibi adamlar olduğu müddetçe” diyor.

Geliyor Hz. Ömer’e,

Abdullah, “Alamadım Baba, evrak eksikmiş ama önemli değil” diyor.

Hz. Ömer, “Neden önemli değil, sözümüz yere mi düştü? Ne münasebet..!” diyor.

Abdullah,

“Babacım sözün yere düşmedi. Ama öyle güzel muamele gördüm ki, para, pul, kıyafet, gözümden düştü. Öyle ders aldım ki, elbise nedir, para nedir? Öyle bir şey yaşadım ki, çok önemli ders aldım. Bu bana yeter’” diyor.

Hz. Ömer,’Ne oldu yahu, anlat hele’ diyerek ısrarcı oluyor.

Abdullah, başından geçenleri tek tek anlatıyor.

Hz. Ömer elindeki kamçıyı kaldırarak,

‘Hele bir verseydi?’ diyerek devamında,

“Verseydi de, o zaman Ömer’i görseydi. Ben de biliyorum vermeyeceğini” diyor.

HZ. ÖMER İSRAFA KARŞI İDİ...

 Amr b. As, Hz. Ömer'e; Biz sana büyük caminin yanında bir ev yaptırmak için arsa temin ettik.” diye mektup yazmış.

Hz. Ömer de Amr b.Âs'a: Hicaz'da oturan bir kimsenin Mısır'da evi olamaz. Orayı Müslümanlara pazar yeri yap. diye cevap vermiştir.

Yani Hz. Ömer demektedir ki israf etmeyin, kaynaklarınızı insanların faydasına olan işlere harcayın demiştir.

Yönetenlerimiz bu zihniyeti benimserse Türkiye ayağa kalkacaktır, her alanda atılım yapacaktır... 

HZ. ÖMER HUTBE OKURKEN, CEMAATTEN BİRİ NEDEN SENİ DİNLEMİYORUM DEMİŞ...

   

Hz. Ömer (r.a.), bir savaş sonrası ganimetleri taksim etmişti. Herkese bir parça kumaş düşmüştü. Fakat bu kumaş tek başına bir işe yaramıyordu. Oğlu Abdullah, babasına:

“Bu kumaş tek başına ne benim, ne de senin işine yaramıyor. Ben hakkımı sa­na vereyim de kendine güzel bir elbise yaptır.” demişti.

Hz. Ömer de oğlunun hediyesini kabul ederek bir elbise yaptırmıştı.

Birkaç gün sonra, üzerinde bu elbise olduğu halde bir konuşma yapmak için minbere çıkmıştı.

“Ey müminler! Beni dinleyin ve bana uyun.” der. Arka saflarda biri itiraz eder:

“Ey müminlerin amiri! Seni dinlemiyorum ve sana itaat da etmiyorum! Çün­kü sen, Allah ve Resul’ünün yolundan gitmiyorsun!” dedi.

  Halife, “Neden?” diye sordu.

O zat sebebini şöyle izah etti: 

“Ganimet taksiminde, bizlerden hiçbirine elbise diktirecek kadar bir kumaş düşmediği halde, görüyorum ki, sen o kumaştan fazla almış, bir elbise yaptır­mışsın!”

Hz. Ömer, cemaat arasında bulunan oğlu Abdullah’a (r.a.) işaret etti. Hz. Abdullah da kalkıp durumu izah etti. Payına düşen kumaşı babasına verdiğini söyledi.

 Gözler ikazda bulunan zata yönelmişti. O zat ayağa kalktı ve:

  “Şimdi konuş, ey müminlerin emiri! Şimdi dinliyor ve sana itaat ediyorum.” Demiş...

Şimdilerde bit yöneticiye bu tür bir soruyu sorabilecek cesarette bir vatandaş var ımıdır? Çok zor...

HZ. ÖMER ADALETİNİN VE DEVLETİNİN MUMU İLE ŞAHŞİ MUMUNUN HİKÂYESİ...

 

Hz. Ömer (r.a.) halife iken, devlet dairesinde devletin mumunu, özel görüşmesinde kendi parasıyla aldığı mumu yakarak hizmetlerini görüyorlardı.

 

Hz. Ömer halife iken, bir gece makamına ashaptan (Hz. Muhammed’e inanan, O’nu gören ve Müslüman olarak ölen kimseler) biri gelir ve selam verip oturur.

Fakat selamı alınmaz. Hz. Ömer önündeki işle meşguldür ve konuk merak içinde bekler.

İşini bitiren Hz. Ömer, önünde yanan mumu söndürdükten sonra ikinci mumu yakar ve konuğunun gözlerinin içine bakarak “Aleyküm selam... der.

Konuğu sorar:

- Ya Ömer, niçin hemen selamımı almadın ve bir mumu söndürüp diğer mumu yaktıktan sonra konuşmaya başladın?

Hz Ömer cevap verir;

- Evvelki mum devletin hazinesinden alınmıştı. O yanarken özel işlerimle meşgul olsaydım Allah indinde mesul olurdum. Seninle devlet işi konuşmayacağımız için, kendi cebimden almış olduğum mumu yaktım, ondan sonra senine konuşmaya başladım.

Sahabenin gözleri yaşarır, ellerini kaldırarak şöyle dua eder;

- Ya Rabbi! Hz Ömer’i bizim başımızdan eksik etme.

Şimdi ülkemiz içeriden ve dışarıdan bu kadar kuşatma altına alınıyorken, 84 milyonun parasını bir kurum müdürünün maaşını 60 bin TL’ye çıkarıp, altına da 800 bin TL’lik araba verenler bu dünyada ve ahrette hesabını nasıl vereceklerdir?.

 

Dünden bugüne kimler ballı-kaymaklı maaşları nasıl götürüyorlar?

 

Nisa Suresi 29. Ayet:

 

 Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin; ancak karşılıklı rızanıza dayana ticaret böyle değildir ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.

 

Nisa Suresi  30. Ayet:

 

Kim haddi aşarak ve haksızlık saparak bunu yaparsa onu ateşe koyacağız ve bu Allah’a çok kolaydır.”

 

Bu ayetlerde kastedilen “milli servet” yani devletin malı anlatılmak istenmiştir.

 

İşi, gücü olmayan, Asgari Ücret seviyesinde bile maaş alamayan 1.500-2.500  lirayla geçinmeye çalışan emeklilerin yaşamlarını sürdürmeye çalıştığı bir ülkede haksız yere 30-40 bin lira maaş almanın, asgari ücretin 2-3 ve hatta 5-6 katını huzur hakkı olarak almanın, 2-3 ve hatta 4 yerden  ballı maaş almanın, lüks makam araçlarına binmenin kıstası nedir ve nasıl açıklanabilir? Bu durum, sosyal sınıflar arası eşitsizliğe yol açan bir gidişat değil midir?

 

Bu haksız uygulamaların Yüce Dinimiz İslam’daki yeri ve açıklaması nedir?

 

Ülke yönetmeye talip olanların, insanlar arasından iyi yetişmiş, bilgili, dini bilgilere vakıf, ahlaken üstün meziyetler kazanmış, faziletlerle donanmış, ufku açık, haram ve helalleri ayırt edebilecek karakter sahibi kişilerden tercih edilmesi gerekmez mi? Bu vasıflara (ehliyet ve lisans) sahip insanların sayısı ülkemizde oldukça fazladır.

 

Türkiye bu özelliklere sahip insanlar tarafından yönetildiğinde vatandaşlarında refah ve huzur seviyesi de en üst düzeye çıkmaz mı? Türkiye dünyanın en süper devleti olmaz mı?

 

Bu saydığım vasıflar aslında her Müslüman’ın taşıması gereken İmani hasletlerdir. Fakat bu hasletler yani sünnete uygun vasıflarla donanmış olmak, sadece o kişinin şahsi kazancıdır.

 

Eğer çevresinde sahip olduğu güzellikleri yansıtarak yaşıyor ve başkalarına da örnek olarak, infak, fedakârlık, dini koruma, sünneti tebliğ gibi hasletleri de yaymaya çalışıyorsa, işte bu yol takvaya giden Salihlerin yoludur. Bu tespitler şahsıma ait olmayıp Kur’an ve sünnetin işaret buyurduğu, usul ve yöntemdir.

 

Bu tespitlerden sonra idareci ve yönetici konumunda bulunan şahıs ve zümrelerin, sorumlulukları ve hakkaniyet esaslarını eksiksiz bilmesi, yapması ve uygulaması hem dini bir emir hem de hukuki sorumluluk gereğidir.

 

Ayrıca insanları yönetmeye talip olanların, önce şahsında sonra da emri altındakilerle, iyi doğru, güzel olan şeylerin yapılmasından da birinci derecede sorumlu olduğunu bilmek mecburiyeti vardır. 

 

Bugün neredeyse her yerde; Çarşıda, pazarda, evde, işyerinde, bakkalda, fırında, kahvenin gündeminde “geçinememe” sorunu bulunuyor...

 

Bir yöneticimiz, Maalesef enflasyon, hayat pahalılığı ve üretim maliyetlerinin artışı vatandaşı etkiledi. Milletimiz zor günlerden geçiyor. Bizi de eleştiriyor diyor.

 

Bazı yöneticilerimiz de vatandaşa “sabredin” diyor. Vatandaş zaten sabrediyor. Sabredeceksek yöneticiler ve yönetilenler ayrım gözetmeksizin hep birlikte sabretmeliyiz...

 

Oysa Türk insanı varlıkta yokluk çekiyor. Bu cennet vatanın nimetleri herkese fazlasıyla yeter. Yeter ki Milli Servetin dağıtımı hak, hukuk ve adalet ilkelerine göre yapılsın...

 

Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadisinde,  “Hepiniz emirsiniz (yöneticisiniz), emriniz altındakilerden sorguya çekileceksiniz buyurmuşlardır…

 

Yöneticilerin ve de yönetmeye talip olanların  hadisi kulaklarına küpe yapmaları gerekmez mi?..

 

HZ ÖMERİ AĞLATAN ÇOBAN...

 

Hz. Ömer (r.a) bir gün yine yolları eline dolayıp çölde koyun otlatan bir çobanın yanına gitti… Baktı ki çoban 10-12 yaşlarında bir çocuk. Ama yüzü zührenin sevinci gibi pırıl pırıl… Tepeden tırnağa iman ve heybet abidesi bir kul…

 

Hz. Ömer hemen o güzel yavruyu yanına çağırdı. Önünde ufak bir tas içinde bulamaç gibi bir yiyecek duruyordu:
 

-Yavrucuğum, dedi, gel beraber yiyelim!
 

Çölün insanı arı gibi sokan sıcağın altında ve bunaltıcı hararete rağmen çocuk nafile oruç tutuyordu.

 

Kuruyan dudakları usul usul kıpırdadı:
 

-Size afiyet olsun, ben oruçlu olduğumdan yemek yiyemeyeceğim!.

 

Büyükler Büyüğü sordu:

 

- A çocuğum! Bu sıcakta nasıl oruç tutuyorsun? Buna büyüklerin bile gücü yetmez!.
Kulluk şuuruna eren, gönlü hikmet nuru ile pırıldayan çocuk şu karşılığı verdi:

 

- Ahretim için bir azık olur düşüncesindeyim!
 

Hazret-i Halife gönlünden bir “Ah!” etti ve onu daha değişik bir tecrübeye tâbi tuttu ve dedi:

 

- Bana şu koyunlardan biraz süt verir misin? Çocuk tebessümle cevap verdi:
 

- İşte buna imkân yok… Hayır! Veremem…
 

- Ama niçin?

 

- Bunun için ki bu koyunların sahibi ben değilim bunları ücretle güdüyorum. Efendim bana sütü ne yaptığımı sorar…
 

- Koyunun sütü yoktu veya döküldü der, efendini kandırırsın!

 

- Çocuğun yüzünde birden celâl şimşeği belirdi ve hiddetle sesini yükseltti:
 

- Ben belki efendimi bu sözlerle aldatabilirim… Ya sonra? Her an her hâlimize vâkıf olan ve şu anda da konuşmalarımızı işiten Rabbimi nasıl kandırabilirim. O’na nasıl cevap verebilirim? Söyler misin? Çünkü ben O’nun kuluyum ve O’na döneceğim!..

 

- Hazret-i Ömer Radiyallahu anh’ın gözleri yaşlarla doluverdi… Tam istediği gibi birini bulmuştu.. Çölde koyun otlatan bir çoban böyle olursa artık şehirde nasıl olmaz..”demiş...

 

Dünyada böyle çoban ve çobanlar kaldı mı?

Halife Hz. Ömer zamanında, bir ticaret kervanı gelip, gece Medine‘nin dışında konakladı. Yorgunluktan hemen uyudular. Bu sırada, herkes uyurken, Halife Hz. Ömer, şehri dolaşıyordu. Dolaşma esnasında bunları gördü.

Hz. Ömer, Abdurrahmân bin Avf‘ı da yanına alarak sabaha kadar nöbetleşe, bu kervanı beklediler. Sabah namazında mescide gittiler. Kervanda bulunan bir genç, o sırada uyanmıştı. Bunları takip edip, arkalarından gitti.

Soruşturup, kendilerine bekçilik eden şahsın Halife Hz. Ömer ile arkadaşı olduğunu öğrendi. Gelip, arkadaşlarına anlattı. İnanamadılar: "Sen yanlış görmüşsündür. Halifenin, gecenin bu vaktinde burada işi ne? O sarayında kuş tüyü yatağında yatıyordur."

- Sizin gibi önce ben de inanamadım.

- Sonra nasıl inandın?

- Sabah olup ortalık aydınlanınca, buradan ayrıldılar. Ben de merak edip arkalarından gittim. Camiye girdiler. Yolda karşılaştığım birisine; "Bu kim" diye sordum. "Halifemiz Ömer" diye cevap verdi.

Bu konuşmaları dikkatle dinleyen kafile halkı, derin bir sessizliğe büründü. Kimsenin konuşacak, bir şey söyleyecek hâli kalmamıştı. Uzun süren bir sessizlikten sonra, içlerinden biri sessizliği bozdu: "Daha ne duruyoruz? Bu hâl İslâmiyet‘in gerçek din olduğuna delil olarak yetmez mi?

Diğerleri de bu söze katıldılar. Roma ve İran ordularını perişan eden, adaleti ile meşhur yüce Halifenin, bu merhamet ve şefkatini görerek, İslâmiyet‘in hak din olduğunu anladılar ve seve seve hepsi Müslüman oldular.

Koskoca İslam aleminde böyle yöneticiler görmek mümkünmü?

 

“İNSAN BİRİKTİRMEK”

 

Hz Ömer (ra) bir gün dostları ile otururken; Allah’ın kabul edeceği tek bir dileğiniz olsa ne isterdiniz?” diye sormuştu.

 

Oradakilerden biri: “Ben şu oda dolusu gümüşüm olsun da onu Allah yolunda harcamak isterim. dedi.

 

Bir başkası: Bu oda dolusu mücevherim olsa da Allah yolunda harcasam, isterim

 

Herkes dilediğini söyledikten sonra oradakiler: “Ya Ömer peki sen ne isterdin?” diye sordular:

 

Hz. Ömer (ra): Ben de Ebu Ubeyde bin Cerrah, Muaz bin Cebel ve Huzeyfe bin Yeman gibi bir oda dolusu adam isterim ki onları Allah yolunda görevlendireyim. Diyerek herkesi duygulandıran ve düşündüren dileğini dillendirdi…

 

Hz. Ömer’in (ra) bu mesajı aslında en temel ihtiyacımıza işaret ediyor: İnsan biriktirmek…

Bir insanın kendine yapabileceği en güzel yatırım, insan biriktirmektir…

 

Hayatımızda biriktirdiğimiz insanlarla cesaret buluruz, kendimizi güvende hissederiz… Yorgunluğumuzu atarız…

 

İnsan biriktirelim ki, derdimiz hafiflesin, davamız yürüsün, yükümüz paylaşılsın…

 

En büyük yatırım… En güzel güvence… En akıllı girişim: İnsan biriktirmek…

 

Bizi zor günde satmayacak, harcamayacak, her koşulda yanımızda duracak, gerektiğinde acı gerçeği yüzümüze karşı söylemekten çekinmeyecek yürekli insanlara ihtiyacımız var…

 

Evet, bize umut, ufuk, yurt olacak kendileri ile huzur bulacağımız, teselli olacağımız insan lazım…

 

Zamanın silemeyeceği, yılların eskitemeyeceği, olayların unutturamayacağı yoldaş, sırdaş, kardeş lazım…

 

Yalnızlığımızı onlarla atacağımız… Başımızı omzuna yaslayacağımız… Birlikte ağlayabileceğimiz, ıslanabileceğimiz, terleyebileceğimiz, içimizi açabileceğimiz hasbi yürekler edinelim…

 

İlaç gibi insanlara ihtiyacımız var…

 

Güzel hayatlar hayal edenler güzel insanlar biriktirsin…

 

Bazen bazı insanlar dosttan öte dostturlar…

 

Babadan öte babadırlar…

 

Anneden öte annedirler…

 

Ağabeyden öte ağabeydirler…

 

Engeller onlarla aşılır…

 

Her an size bir şey katarlar…

 

Onlar sayesinde gezmeden görürsünüz… Okumadan bilirsiniz… Hayatta size yeni pencereler açarlar…

 

İşte zenginlik budur… İnsan biriktirin, en zengin siz olursunuz…

 

Bazı insanlar iyi ki varlar… İyi ki hayatımızdalar…

 

Öyle insanlar biriktirelim ki “görüldüklerinde bize Allah’ı hatırlatan” olsun…

 

Öncelikli birikimimiz insan olsun…

 

Para, pul, altın, gümüş, çek, senet, tapu, menkul, gayrı menkul, diploma, sertifika, şilt, madalya, kariyer, koltuk, kapital, koleksiyon, anahtar biriktirdiklerimiz içinde kaybolduk… Biriktirdiklerimiz maalesef bizi bitirmeye başladı…

 

Artık bize kartvizit dostluklar değil kalbi insanlar lazım... Hayatımıza hayat katacak güzel insanlar biriktirmeliyiz…

 

Herkes herkese iyi gelmez, seçici olmalıyız… Ancak önce şunu çözmeliyiz;

 

İhtiyacımızdan fazla dünyalık biriktiriyoruz, bıkmadan ve usanmadan… Peki, bize ne faydası var? Hatta bilgiyi bile stokluyoruz… Kitap istifliyoruz… Kime ne hayrı var?

 

Günümüz Müslümanlarının yaygın özelliği nedir biliyor muyuz?

 

  • Biriktirme tutkusu,
  • Tüketim arzusu…
  • Bencillik ve bireysellik…

 

Kimse ‘Karun’ kadar biriktiremez… Peki, akıbeti ne oldu?

 

Kur’an, Karun’a imrenenlere dikkat çekiyor…

 

Zenginler sanıyorum artık “yeterince para kazandık, şimdi insan kazanma mecburiyetindeyiz” demeli…

 

  • İslam’ın en büyük derdi insan…
  • Varlığın göz bebeği insan…
  • İnsandan vazgeçemeyiz…
  • İnsansız yapamayız…

 

İlahi ölçekte bir insanı dirilten tüm insanlığı diriltmiş sayılmıyor mu?

 

İyi bir kul olarak anılmak istiyorsak, bu ancak biriktirdiğimiz insanlarla belli olacak bir durum… Son günümüzde mezara taşınırken, tabutumuza omuz verenlerin kalitesi aynı

Zaman da kulluk kalitemizin de göstergesi olacaktır.

 

Atalarımız ne demiş;

 

  • Bülbül güle, karga pisliğe götürür...
  • Arkadaşını söyle kim olduğunu söyleyeyim.
  • Kılavuzu karga olanın burnu b...n kurtulmaz.

 

Para öyle veya böyle bir şekilde her zaman bulunur ama “iyi insan” günümüzde çok az bulunur. Onları arayıp bulmalıyız...

İyi insan iyiye, güzele ve doğruya götürür.

 

GELELİM GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİ’NE...

 

Günümüz dünyasında Hz. Ömer adaletini uygulayanlara rastlamak pek de mümkün değil... Uygulayanları tenzih ederim.

 

Günümüz yöneticileri genel olarak bir makama gelince, Ya da bir yetki ile donatılınca, kendilerini o makama getirenleri, hak, adalet ve eşitlik ilkelerini unutup; Nalıncı keseri gibi hep kendilerine, yakınlarına ve yandaşlarına yontarlar. Başkalarını düşünen yöneticiler oldukça azdır...

 

Oysa dünya nimetleri herkese yeter. Yeter ki milli gelir (servet); Hak, adalet ve eşitlik ilkesine göre dağıtılsın. Yani Hz. Ömer adaleti uygulansın...

 

Özellikle cennet ülkemizde.. Yüce Allah bu ülkeye her şeyi fazlası ile vermiş. Ama bu nimetlerin hak, hukuk ve adalet ilkelerine göre dağıtımı çok önemli...

 

Bir yerde bir eli yağda bir eli balda olanlar var iken;

 

  • Konteynerlerden evine çöp, rızık toplayıp götürenler,
  • Yine son kullanma tarihi geçmiş kutular içinde süt, meyve suyu ve ayranı çöp konteynerlerinden alıp çocuklarına içirenler,
  • Ve yine son kullanma tarihi geçip konteynerlere atılan poşet tavuk ve koli koli yumurtayı alıp çocuklarına yedirenler,
  • Pazar atıklarını toplayanlar,
  • Çıkma (büzüşmüş ve bir tarafı çürük) meyve ve sebzeyi bile alamayanlar,
  • Meydanlarda “açız açız” diye bağıranlar var bu ülkede...(Bu manzaralara son aylarda ülke medyasında sık sık görmek mümkün)

 

Oysa kefenin cebi yok. Allah doğru ölümler nasip etsin, öldüğümüzde 5 metre kefenle gömüleceğiz. Haaa zenginin kefeni biraz kaliteli olabilir. Ama o da zamanla çürüyüp gidecek...

 

İster zengin, ister fakir olsun kimse öbür tarafa hiçbir şey götüremeyecek...

 

Çok partili dönemden bu tarafa günümüz Türkiye’sinde:

 

Genel olarak Ehliyet ve Liyakatin yerini adam kayırmacılık almaya başlamıştır. 2,3 üniversite bitirenler, birden fazla dil bilenler yıllarca iş beklerken siyasi yandaşlardan (bazı istisnalar hariç) bu insanlara sıra gelmemiştir.

 

Dünden bugüne ülkemizde özelliklede siyasi iktidarlar ve muhalefet belediyeleri zaman zaman işe alımlarda “Hak-Hukuk-Adalet” ,  ‘Ehliyet -Lisans’tan bahsederler ama iş icraata gelince genel olarak kendi yandaşları ve yakınlarına öncelik vermişlerdir.

 

Adamı, dayısı olmayan garibanlar ise her dönem işsiz kalmaya mahkûmdur....

 

Seçim meydanlarında Hz. Ömer adaletinden bahsedip nutuk atanlar da iktidara gelince maalesef vaatlerini unuturlar...

 

Günümüz Türkiyesi’nde;

 

  • 2-3 fakülte bitirip 35-45 yaşına geldiği halde işe girememiş, anne-baba yardımı ile yaşamlarını sürdürmeye çalışanları, işsizlikten psikolojik bunalıma girenleri, oğluna bir pantolonu alamadığı için intihar edenleri,
  • 2 bin-3 bin lira maaş alıp ailesinin geçimini kıt-kanaat sağlayanları, çalıştıkları halde ek iş yapanları, emekli olup çalışmak zorunda olanları, 
  • 2.500 lira emekli maaşı ile bir ayı geçirmeye çalışanların yanı sıra 2-3 veya 5-6  yerden maaş ve huzur hakkı alanları, son model araçlara binenleri medyadan takip ediyorsunuzdur...

 

Gözümüz yok. Allah daha çok versin. Ama biraz da garip-gürebayı düşünmek gerekmez mi?

 

Yüce Peygamberimiz (s.a.v) yine bir hadisinde, “Komşusu aç iken, tok yatan bizden değildir” buyurmuşlardır.

 

Gayet açık değil mi? Peki, neden dikkate almıyoruz?

 

Konuyla ilgili olarak yine bir Hz. Ömer hikâyesi:

 

Vali iken kendisine bir köşk yaptırıp, çarşının gürültüsünden kurtulmak isteyen Sa’d b. Ebî Vakkas’ı teftiş için Hz. Ömer (R.A.), Muhammed b. Mesleme’yi azıksız olarak Kûfe’ye göndermiş...

 

On dokuz günlük bir yolculuktan sonra Medine’ye dönen Muhammed b. Mesleme, kendisini niçin azık vermeden yola çıkardığını Hz. Ömer (R.A.)’den sordu:


Medine’deki Müslümanlar açlıktan kırılmak üzereyken sana bir şeyler verip de nimeti sen, vebalini de ben yükleneyim istemedim. Zira ben, Peygamber (S.A.V.)’i şöyle buyururken dinlemiş bulunmaktayım: “Komşusu açken mü’minin tok dolaşması yakışık almaz.” Demiş...

***

 

Ülkemizde insanlar asgari ücretle ancak; Kira, elektrik, su ve doğalgaz faturalarını bile zar-zor öderken, birilerinin bir eli yağda, bir eli balda iken yani tuzu kuru iken burada Hz. Ömer adaletinden bahsedebilir miyiz? Bunlar yarın ahrette, Yüce Allah’ın huzurunda nasıl hesap verecekler?

 

Oysa bu cennet ülkede her şey fazlasıyla var. Yeter ki; Ülkemizin nimetleri hak, hukuk ve adalet ilkeleri doğrultusunda dağıtılsın...

O zaman herkes dört dörtlük hayat yaşar. Kimse aç kalmaz...

Bugün marketlerde stantlar dolu, pazarda da tezgâhlar dolu. Her mevsime has meyve ve sebzeyi buralarda bulmak mümkün...

 Ama vatandaşın alım gücü yok...

Vatandaşın alım gücünü artırmanın yolu da; Ülkede üretimi artırmaktan ve üretilenlerin de adaletli bir şekilde dağıtımından geçer...

İNSANLAR ÖLDÜĞÜNDE ÖBÜR DÜNYAYA HİÇBİR ŞEY GÖTÜREMEYECEK...

Ölüm döşeğindeki çok zengin bir işadamı oğlunu yanına çağırmış.
 

Ona iki zarf vermiş; Bu zarflardan birini ben ölünce hemen, diğerini de ben gömüldükten sonra açacaksın” demiş.
 

Bu çok zengin işadamı ertesi gün ölmüş.
 

Oğlu hemen birinci zarfı açmış.
 

Zarfın içindeki kâğıtta "Beni ayaklarım çoraplıyken defnedin" diye yazıyormuş.
 

Oğlu müftüye gidip babasının son arzusunu anlatmış ve görüş istemiş.
Müftü ülkenin önde gelen din bilginlerine danıştıktan son cevabını vermiş:
 

-“Merhumun ayakları çoraplı olarak defnedilmesi dinen uygun değildir. Ölenlerin tek giysisi kefen olabilir” demiş.
 

Neticede rahmetliyi kefene sarıp, toprağa vermişler.
 

Cenaze töreninden sonra, oğlu hemen ikinci zarfı açmış.
 

İkinci zarftan çıkan kâğıtta ise; “Gördün mü, öbür dünyaya bir çorap bile götüremedim” diye yazıyormuş.

 

İnsanoğlu öldüğünde öbür tarafa hiçbir şey götüremeyecek, sadece yaşarken yaptığı yardımların, iyiliklerin sevaplarını götürecek. Tabii ki varsa...

 

İşlediği günahlarının da hesabını verecek...

 

Kul borcu ise affedilmeyecek... Onun için insanlar kul borcu ile öbür tarafa gitmemeye özen göstermeli...

 

Ölüyü (mezara kadar) üç şey takip eder.

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v), “Ölüyü (mezara kadar) üç şey takip eder:

 

  • Ailesi,
  • Malı ve
  • Ameli.

 

Bunlardan ikisi geri döner, biri baki kalır: ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle baki kalır” buyurmuşlardır.

İşte ölüm ve sonrası ile ilgili yaşanacak olanlar...

 

Hayatta iken yaptıklarının, vefatından sonra kişinin kendisine ulaşacağını ifade ve hayatta iken hayır yapmaya teşvik eden pek çok hadis-i şerif vardır.

 

 Peygamber Efendimiz (s.a.v) “İnsan ölünce (salih) ameli kesilir. Ancak üç amel (in sevabı) kesilmez:

 

  • Sadaka-i câriye (kamuya yararlı sadaka),
  • Faydalanılan bir ilim ve
  • Arkasında kendisine dua edecek hayırlı bir çocuk bırakmak” buyurarak buna işaret etmiştir. 

 

Hal böyle ikwn birilerinin hala “ Deveyi Havutuyla yutma” telaşının anlamı nedir?

 

DEVEYİ HAVUTUYLA YUTMAK...

.

Günümüz dünyasında birileri için “Deveyi Havutuyla yutmak” da revaçta...

 

Deveyi Havutuyla yutmak: Herkesin gözü önünde büyük hırsızlık ve yolsuzluk yapmak; yasal olmayan büyük kazanç sağlamak, hakkı olmayan bir şeyi bütünüyle ele

geçirmek.” Demektir.

 

Ülkemizde bir tarafta birileri daha çok zengin olup,  deveyi havutuyla yutarken, bir tarafta da çöpten, konteynerlerden, pazardan kenara köşeye atılmış  yiyecekleri toplayan vatandaşları görmek mümkün...

 

Bu adaletsizliğin bir an önce ortadan kaldırılması gerekir. Çünkü ülkemizin durumu bu adaletsizliği  ortadan kaldırmaya müsait...

 

Kul Hakkı’yla ilgili olarak yapılan açıklamalar;

 

Bir müftümüz cenaze namazında imamın cemaate “Hakkınızı helal ediyor musunuz?” diyerek sormasının sünnet olduğunu belirterek, bu sorunun merhumdan hakkı olanların hakkını alması ve ölenin ahrete temiz bir şekilde kul hakkı olmadan gitmesi için sorulduğunu söyledi.

 

Yine bir din adamımız; Eğer bir insan ölmeden önce hakkı olduğu kişiye gidip hakkını vermesini istemiş o kişi vermemişse, öldükten sonra varislerine gitmiş onlar da umursamamışsa cenaze namazında hakkını helal etmeyebilir. O hakkını ahrette ölen kişiden alır. Bu hak ölenle birlikte ahrete taşınır ifadelerini kullanmış. Anlayanlara....

GÜNÜMÜZDE HZ. ÖMER ADALETİNİ GÖRMEK MÜMKÜN MÜ?
 

Günümüz dünyasında, ne Müslim ne de gayri Müslim Âlem de bu adaleti yani Hz. Ömer adaletini görmek mümkün mü?
 

  • Bir yerlere birini seçerken: devlet başkanı, başbakan, milletvekili, belediye başkanı gibi.
  • Birilerine yetki verirken,
  • Kul hakkı söz konusu olduğunda,
  • Ceza ve mükâfat dağıtılırken,
  • Birisi bizi haklı olarak eleştirdiğinde,
  • Birisi bir yanlışımızı yüzümüze söylerken,
  •  Dünyada oluk oluk mazlum kanı dökülürken, mazlumların ahı arşı alaya yükselirken,

 

Acaba modern zamanlar dediğimiz yirmi birinci asırda, Hz. Ömer gibi kılı kırk yaran idarecilere, yöneticilere ve yetkililere rastlamak mümkün olacak mı?

 

  • Hz. Ömer’in devlet malının korunması ile ilgili hassasiyetini gösteren,
  • Onun gibi halkın haklı eleştirileri karşısında mahcuplaşıp susan,
  • Hz. Ömer gibi Allah rızasının yanında, kendi otoritesinin yok derecesinde olduğunun farkında olan,
  • Ve O’nun gibi suçlu olan oğlu da olsa kimseyi affetmeyip cezalandırma kararlılığını gösterebilen bir yetkili var mıdır?
     

Eğer mümkün olsaydı (var olsaydı) bugün Filistin’de, Suriye'de, Irak’ta, Pakistan’da, Azerbaycan’da, Afganistan’da, Ukrayna’da v.s. yaşananlar yaşanır mıydı?
 

Eğer dünyada bu gün Hz. Ömer gibi adil yetkili ve yöneticiler olsaydı, dünyayı güçlü beş devlet idare etme cesaretini gösterebilir miydi? Güya zayıf ve mazlum millet ve devletleri güçlü millet ve devletlere karşı korumak için kurulmuş olan Birleşmiş Milletler (BM) in himayesinde mazlumlara zulüm edilir, zayıflar ezilir miydi?
 

Bu sözlerim elbette sadece yönetici ve idarecilere değil, herkese ama başta kendi nefsimize. Çünkü hepimiz çobanız, hepimiz sorumluluğumuz altında olan herkesten ve her şeyden sorumluyuz, Hiç kimse yaptığından hesap vermeme yetkisine sahip değildir.

 

Herkes yaptıklarının hesabını şayet bu fani dünyada vermezlerse Kıyamet Günü verecektir. İnsanoğlu için hayırlı ve yararlı iyi iş yapanlar mükâfatını, kötü işler yapanlar da cezasını görecektir...

 

Kuşkusuz Allah, insanı boş yere yaratmadığı gibi (Müminûn, 23/115), onu başıboş da bırakmamıştır (Kıyame, 75/36).

 

Onu ibadetle yükümlü kılmış (Zâriyat, 51/56), hayatı ve ölümü ile imtihana tabi tutmuştur (Mülk, 67/2).

 

İnsanın bu imtihanında başarılı olabilmesi, yaratılış gayesi olan kulluk görevini yapabilmesi, İlâhî azaptan kurtulup cennet nimetlerine nail olabilmesi; “îmân” edip “salih ameller” işleyebilmesine; “inkâr”, “isyân” ve “kötü işlerden” sakınabilmesine bağlıdır.

 

Kuran’da ısrarla iman edip iyi işler yapılması, inkâr, isyan ve kötü işlerden sakınılması emredilmekte, iman eden ve iyi işler yapan kimselere mükâfat, inkâr edip isyan eden ve kötü işler yapanlara ise ceza olduğu bildirilmektedir.
 

Her insanın dünya veya ahrete yönelik beklentileri vardır; bu beklentilerine kavuşabilmesi dilek ve temennilerle değil, kişinin bu uğurda çalışıp çabalaması, sebeplere yapışıp üzerine düşenleri yapmasına bağlıdır.

 

Çünkü hiçbir nimete çalışmadan sahip olmak mümkün değildir. Öte yandan, inkâr ve isyan eden, kötü iş yapan, suç ve günah fiilleri işleyen kimsenin yaptıkları yanına kâr kalmaz; bu kimse dünya veya ahrette cezasını görür.

 

İşte bu gerçeği ifade eden Nisa Suresi’nin 123 ve 124. ayetlerinde;
 

“Ey müminler! Allah’ın mükâfatı) ne sizin kuruntunuza ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa onunla cezalandırılır ve Allah’tan başka kendisini o azaptan kurtaracak dost da yardımcı da bulamaz. Erkek veya kadın kim mümin olarak iyi işlerden yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğramazlar” buyrulmaktadır.

 

Yüce Allah, Hz. Ömer (ra) gibi adil insanları, ülkemizden ve dünyadan eksik etmesin...

 

Hz. Ömer (ra) gibi olarak, O’nun şefaatine nail olmayı Yüce Allah bizlere de nasip eylesin... (Âmin)

 

 

 

 

Bu yazı toplam 1643 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum
SON YAZILAR