BİR GÜN BABAMIZIN RESMİDE ÖLÜR!

BİR GÜN BABAMIZIN RESMİDE ÖLÜR!

 

Hep anneler üzerine yazılmıştır yazılar, anneyi anlatmışızdır sayfalarca, anneyi ifade etmek için kelimeler hep eksik kalmıştır… Ama söz babaya geldi mi bir kaç cümle yetmiştir o koca çınarı anlatmaya, çok azdır babaya yazılan yazılar.

Oysa babalar ve kızları, anneler ve kızlarından farklıdır. Babalarla göz göze anlaşırsınız, gözüne batkımı ne demek istediğini anlarsınız. En büyük kahramandır babalar kızlar için. Ama aslında hep uzaktan sevdiğimizdir babamızı. Ben de bir kız evlat olarak bu yazıyı sizinle paylaşmak istedim…   

  

  “Çoğumuz babamız hayattayken onun yüzüne bir kere bile dikkatle bakmayız. Baba “baba” sözcüğünü kullanmaya başladığımız günden itibaren sürekli karşımızda duran bir alışkanlıktır. Yıllarca babamızdan değil, alışkanlıktan bahsederiz: Annemize, “babam bugün neden gecikti?” diye sorarız; kardeşimize, “babam yine su istiyor,” der ve dertleniriz; bazen de, “babama hangi yalanlar uydursam” diye planlar kurarız kafamızda. Baba, her seferinde, bize biraz uzak, biraz yabancı birisidir. Her gün elbiselerini giydirip sokaklara saldığımız o “biraz” yabancının, zamanın karşısında an be an nasılda eriyip gittiğini fark etmeyiz bile. Oysa ilkin ve hep onun elbiseleri yaşlanır, ilkin ve hep onun saçları ağarır, ilkin ve hep o öksürür. Bizim, bir alışkanlığın perde gerisinden baktığımız o yüzde zaman, çizgilerden, girintilerden ve çıkıntılardan yeni bir yüz yapar, bunu da fark etmeyiz. İçimizden az buçuk dikkat kesilenler bilirler ki, baba, gözaltlarındaki torbalarda yorgunluk biriktiren kederli göçmenidir evimizin. Bir an gelir, gözaltlarındaki torbaların ağzını gözlerinin feriyle bağlayamaz olur artık. Bir an gelir, o iki bağcık da, hiç ummadığımız bir vakitte, çözülüverir. Çözülüverir ve babamız, bizden sakladığı bütün yorgunluklarını orta yerde bırakıp, kasketinin altını terk eder. Biliyor musunuz, babamız bir gün ilk defa gerçekten ölür!..

   Babamız bir gün ilk defa gerçekten ölür ve biz ilk defa o gün anlarız, evimizde bir babamız olduğunu. O gün anlarız ki, aramızda dolaşan yalnızca alışkın olduğumuz bir gölge değildi; o gün anlarız ki, artık annemizle anlaşarak kandırabileceğimiz bir saflık, sessiz sedasız çekilip gitmiştir aramızdan ve yine o gün anlarız ki, “baba”dan bize kalan, bir kelimeden çok öte, çok daha ağır bir bakiyedir. Şeceremizi bir arada tutan en kalın damar ansızın kopmuş, şimdiye kadar üstümüzde nasıl durduğunu düşünmediğimiz aile şemsiyemiz yağmur vurdukça su geçirmeye başlamıştır. Daha başka şeyler de olmuştur baba gidince: İçimizdeki bir korku kaybolmuştur artık; sofranın başköşesinde yaşlı, kocaman bir boşluk açılmıştır; akşam haberlerinde esirgenmeden savrulan bir küfür orta yerde sahipsiz kalmıştır; dahası, babayla beraber ilgi duymadığımız pek çok memleket haberi de sınırlarımızın ötesine göçmüştür. Baba ölürken bize bir iyilik yapmış, üzerine dertlenilen bir ülkeyi de kendi gövdesiyle beraber öldürmüştür…

   Artık içimizden hiç kimsenin, babanın yerine baba olamayacağını, vaktin çıkıp çıkmadığını onun sesiyle soramayacağını anladığımızda,
çaresiz bir şeyler yaparız: Kendimizi babamızın hiç ölmediğine, şeceremizin hiç dağılmayacağına inandırmak için, onun en sevdiğimiz resmini büyülterek, annemizin ya da en büyük kardeşimizin odasındaki duvarın orta yerine konduruveririz. Konduruveririz ve resme bakarken ilk defa babamızın yüzüyle yüzleşiriz. Böylelikle ilk kez, babamızın gözlerinde bir göç öncesinin alınganlığını görürüz;
babamızın saçlarının fazlasıyla beyazlaşmış olduğunu görürüz,
ilk kez görürüz ki, babamızın alnı yaşadığımız coğrafyanın kaderiyle aynıdır: Babamızın alnı, sanki savaştan hiç kurtulmamış bir cephe yerine benzetilmektedir; babamızın alnı, bizzat hayatın alnıdır! Onu yeniden aramıza çağırmakla, onun yüzünü her gün görebileceğimiz bir yerde ağırlamakla, bir süreliğine de olsa, ölü babamızla ilk kez içtenlikle baba evlat haline geliriz. Konuk ettiğimiz insanlara anlatırız onu, onun kim olduğunu soran çocuklara; öyle ki, onun kim olduğunu sormayanlara içlendiğimiz bile olur. Duvarda, bir yanlarını yeni yeni hatırladığımız, çerçeve içinde bir babamız vardır artık...
   Ama mevsimler, gün gelir, babamızın duvardaki resmini de soldurmaya başlar. Babamızın gözaltlarını tutan o incelmiş bağcıklar, bir kere daha unutkanlığımız tarafından kopmaya terk edilir. Aramızda heyecanla çağırdığımız sevgili ölümüzü yüzü, mahkûm olduğu çerçeve içinde
tekrardan bir gölgeye, tekrardan bir alışkanlığa dönüşür.
Bir evden başka bir eve taşınırken, eşyalarımızın arasında can çekişir durur; yeni evimize uygun olup olmadığını düşünecek kadar uzaklaşır aramızdan. Nihayet, yeni evlerimiz, bu yakışıksız yabancının resmini duvarları için uygunsuz bulmaya başlar. Yeni evlerimizin duvarları, su kenarlarını, tarlaları, yorgun işçi tulumlarını, bir memurun çantasını, bir askerin kaputunu, bir kasketin alınlığını ve bütün o eski alışkanlıkları kabul etmez olur artık.
Bir gün biz yine fark etmeden,
duvardaki yerinden de devrilir
babamız
. Bir gün babamız ikinci kez ölür!...  (Ali AYÇİL)

Bu yazı toplam 1537 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
5 Yorum