YİĞİTLİĞİDE, İMAN’IDA SİZDEN ÖĞRENDİK!

YUSUF BOSTAN

 

 

 

Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşundan önce ki hazırlık dönemini de katarsak ortaya 722 senelik İ’la-yı Kelimetullah’a hizmet eden bir dönem çıkmaktadır.

 

            Akşamın ilerleyen saatlerinde, akademik çalışmalarını yeni bitirmiş, aynı zamanda kendisine sadece verilen bilgileri okuyup, çok gezen, bazı kesimlerin kullandığı aristokrat kimliğiyle tanınan bir kardeşimizle tanıştık.  Dünya coğrafyasında ki ülkelere hakim olması bizleri çok etkiledi. Akdeniz kıyılarında gezmediği görmediği ülke kalmadığını tek, tek özenle anlatırken heyecanla dinledik. Zira bizlerde o kardeşimiz anlattıkça onunla beraber seyri sefer etmiş olduk. Her şey buraya kadar çok güzeldi. Kendisi, sohbetimizin sonlarına doğru şöyle bir tespit de bulundu. Keşke de bulunmasaydı. “Ülkemizin yıllarca ilerleyememesinin sebebi İslam’dır, Ülke olarak İslam’la yönetildiğimiz için Avrupa ülkeleri bizleri yanına kabul etmiyor. Bizlerde bu yüzden ilerleyemiyoruz,” diyerek olayı kendince yorumlayınca inanın çok üzüldük. Yine de arkadaşımızın gönlünü kırmadan kendisinden ara söz hakkı isteyerek bilmediği konularda bilgisi olması için hemen konuya girdik. Ne diyelim, “Bilmez ki sorsun. Sormaz ki bilsin.”

 

            Atalarımız nur içinde yatsınlar. Her söylediklerinde ayrı bir doğruluk ayrı bir ibretlik konular var. Ne demiş atalarımız: “Çok okuyanmı bilir? Çok gezenmi?” Siz çok yeri gezmişsiniz ama gezdiğiniz yerlerin geçmiş tarihini okumamışsınız. Okusaydınız bu gezdiğiniz yerlerin Osmanlı İmparatorluğu çatısı altında asırlarca Osmanlıya vilayetlik yaptığını göreceksiniz. Bizler gezmedik ama oralardan buralara göç eden  devlet büyüklerinin ve tanıdığımız kardeşlerimizin anlattıklarını hep işittik. Keşke Osmanlıya zamanında ihanet etmeseydik, Rabbim bizleri af etsin diye gözlerinden yaş döküldüğüne şahit olduk. Eskiden telefon, telgraf gibi hiçbir kitle aracı olmadan koca Devlet-i Aliye buralara atadığı, yaşantısını Sevgili Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.)’ nın güzel ahlakıyla ahlaklanmış yöneticilerin ülkelerini yönetmeleriyle asırlarca Osmanlının sancağı altında hüküm sürmüşlerdir. Yeryüzünde hiçbir Devlet ve İmparatorluk yoktur ki, Osmanoğulları kadar dünyada hüküm sürsün. Osmanlı bu saltanatı İslam dini sayesinde sürdü. Avrupa ülkeleri bugün bizlerle barışık değillerse, varsın barışık olmasınlar. Bizler değil onlar kaybederler. Bizim onlardan değil onların bizlerden öğrenecekleri daha çok şey var. Zamanında öğrendikleri gibi. Avrupalıların yaşadıkları o lüks hayatın sonu kısa zamanda gelecektir. Tarihte lüks ve sefa içinde yönetilen hiçbir devlet ayakta kalmamış, tarihin tozlu sayfalarında kaybolup gitmişlerdir. Akdenizde, gezdiğiniz yerler zamanında Osmanlı İmparatorluğunun çatısı altında altın çağlarını yaşadığı yerlerdir. Osmanlının çatısı altındayken hiç huzurlu olmadıkları kadar huzurlu oldular. Bu ülkelerin refah seviyeleri en üst seviyedeydi.  Ne zaman Osmanlıya yüz çevirip sırtlarını döndüler işte o zaman başları beladan hiç kurtulmadı.  Yine de bu coğrafyayı ayakta tutan bizleriz. Bizlerinde bu coğrafyayı ayak da durmamızın tek sebebi İ’la-yı Kelimetullah’a olan muhabbetimiz ve daha ilerilere götürmek isteyişimizdeki heyecanımızdır. Unutmamak lazım ki Yiğit düştüğü yerden kalkar. Yeryüzüne ancak ilahi adalet; iftihar ettiğimiz, tabi olmakla da övündüğümüz İslâm sayesinde gelir. Rabbim bizlere mensubu bulunduğumuz bu güzel dine severek hizmet etmeyi nasip eylesin. İnsanoğlu için bundan daha güzel şeref makamı yeryüzünde yoktur.

 

            Fatih Sultan Mehmet Han Hazretlerinin İstanbul kuşatmasında ki yaşamış olduğu ruh haline şöyle bir bakalım;bakalım ki tarihimizden ders alalım

Fatihin kısrağı halicin üstünde şahlandı,

Peşinden giden binlerce akıncı, bir de Ulu Batlı Hasan vardı.

Sultan Mehmet Han, surların üstündeki bu yiğidi görünce,

 Brekimdir bu yiğit söyle bana ey Lala!.,, deyince,

Kulunuz Ulu Batlı Hasan dır, Ulu Sultanım.

 

Bu ne yiğitliktir, bu ne İmandır deyip de,

Gözyaşları yanağından,sakalına doğru süzülünce,

 Yiğitliği deimanıda sizdenöğrendik, Hakanım.

Bu büyük düşü gördüren, olmazı da olur yapan,

İşte sizdeki bu İman,Ulubatlı Hasan’daki Âşk’tır. Ey Hakan’ım.

 

 

Fatih Sultan Mehmet HanHazretleri ve arkadaşlarının yaşadığı bu heyecanda gizlidir. Osmanlının 722 sene nasıl dimdik ayak da durduğunu çok kısada olsa gayemiz anlatmaktır. Günümüz gençlerinden bazıları bu heyecanı yitirdiğinden dolayı şanlı tarihimizi unuttuk ve farklı düşüncelere kapıldık. Bu olaydan sonra aristokrat geçinen kardeşimiz ben yanlış anlaşıldım diyerek konuya başka tarafa çevirmeye kalktı.Acizane yanlış anlatan nesil istemiyoruz. Kafası boş hayaller peşinde olup ne için yaşadığını bilmeyen hayalperest nesilde istemiyoruz. Ne diyelim? Bizlere sadece dua etmek düşer bu tip nesiller için. O da nasılmı? Uçurumun kenarında yüksek sesle bağırdığımız zaman nasıl ses yankı yapıp geri dönüyor ve aynı sesi işitiyorsak, işte o zaman sesimize bir cevap veren vardır diyoruz. Bizlerde işte böyle bir dua edelim ki duamız gönlümüze, kalbimize çarpıp semaya yükselip cevap bulsun. İçimizdeki heyecan hiçbir daim yok olmasın inşallah. Yeri gelmişken devletlerin nasıl yok olabileceğini aşağıdaki yaşanan bir olayda hep beraber görelim ve sözümüzü bağlayalım.

 

Osmanoğullarından Kanuni Sultan Süleyman Han Hazretleri, Devlet-i Âliye’ yi en yüksek duruma getirmek için yıllarca at üstünden inmedi. Koca Sultanı: “Osmanoğulları da ileri ki zamanlarda inişe geçermi, çökmeye yüz tutarmı.?” Diyerek bir düşünce sardı koca Sultanı. Dayanamaz ve güzel bir hatla yazdığı mektubu kalp gözünün açık olduğuna inandığı aynı zamanda süt kardeşi olan ve Beşiktaş da ikame eden Yahya Efendi Hazretlerine gönderir... “Sen ilahî sırlara vâkıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle (yıkılırmı) uğrar mı?” şeklinde yazarak mektubunu gönderir. Yahya Efendi Hazretleri Padişahın sorusunu fazla bekletmeden cevabını hemen yazar. Cevap içinden çıkılamayacak derecede kısadır. Yahya Efendi hazretleri cevabı: 

Neme lâzım be Sultanım!

Osmanlının o muhteşem Saray’ında bu cevabı hayretle okur Muhteşem Sülayman Han Hazretleri. Cevaba bir mana veremez. Kendi kendine söylenmeye başlar: “Acaba bilmediğimiz bir mânâ mı vardır bu cevapta?” diyerek. Dayanamaz yerinden kalkar, atına biner hızlı bir şekilde Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gelir. Sitem dolu sorusunu tekrar sorar:

Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!” “Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak kâbil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz ettim.”“İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece “Neme lâzım be Sultanım!” demişsiniz. Sanki “Beni böyle işlere karıştırma” der gibi bir anlam çıkarıyorum.

 

Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de “neme lâzım” deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa. Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hâle gelir...

Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca sultan, söyleneni başını sallayarak tasdik eder, sonra da kendisini böyle ikaz eden bir âlime memleketinin sahip olduğu için Allah’a şükreder.

 

Rabbim bizi başsız Sultansız bırakmasın. Şeytanın köleliğinden muhafaza eylesin. Amin… 

 

Ne diyelim, bu yolda gayret bizden yardım Yüceler Yücesinden….