YAZMAYA DEĞER

Ravza AKYÜREK

Elimize kalemi tutuşturup bizi saatlerce masa başında yazmaya mahkûm ettiğinde, “Sonunda değdi!” diyebileceğimiz kaç şey var hayatımızda? Bizi meşgul ettiği yetmezmiş gibi, sayfaları işgale hakkı var mı biz sıradan insanların olabildiğine sıradan duygularının?


Ve bir kez daha bu şekilde kendini tekrarlayan düşüncelerimi hızlı adımlarla dağıtmaya çalışırken buluyorum kendimi. Kaldırımlar sanki ayaklarımın altından ters istikamette kayıyormuş da olduğum yerde çırpınıyormuşum gibi bir his kaplıyor içimi. Ya da belki ben, bir kez daha eve eli boş dönecek olmanın kaygısıyla iki ileri bir geri adım atıyorumdur.


“Şıp.”


Sanki bana “sus” der gibi başlayacak yağmurun ilk damlası tam isabetle alnımın ortasından süzülüyor. Ben de onunla beraber düşüncelerimden şimdilik sıyrılır gibi oluyorum. Dışarıdaki seslere kulak verdiğim sırada, ufak tefek atan yağmurdan farklı ince bir ses beni olduğum yerden kendine doğru çekiyor. Derken, yağmur sularının pek kısa süre sonra doldurup taşıracağı mazgalların iki demiri arasında, köşeye sıkışmış küçük bir kuş yavrusu… Tek bir an bile düşünmeden, olabilecek en nazik ve hızlı şekilde ellerimi aralıklardan içeri girmeye zorluyorum. İşte o an, o ellerim gökyüzüne “dur” demek, bulutları tutmak istiyor. Yağmurun, onun saniyeler önce kendisine ait olan yavru kuşuna zarar vermesinden korkuyor.


Neyse ki onu sıkıştığı köşeden çıkartmak, telaşıma değecek kadar uzun sürmüyor ve artık belki de kendimce yeterli bir sebeple tekrar hızlı adımlarla eve dönüyorum. Küçük kuşumu kurulayıp onun için neler yapabileceğime bakıyorum. Bir yerlerde henüz katı şeyleri sindiremediklerini okuduğum aklıma geliyor, “elimden ne gelir ki” diyorum. Nasıl bir anne gibi olabilirim bir kuş için? Bir yandan ona yetememenin vermiş olduğu mahcubiyetle, bir yandan da ne olursa olsun onun hayatını kurtarmış olmanın verdiği işe yaramışlık duygusuyla elimden geleni yapıyorum. Önce bir anne kuş taklit eder gibi, pencere kenarında cama çarpa çarpa ölmüş sinekleri suyun içinde yumuşatarak parça parça yedirmeyi deniyorum. Sonunda küçük kuşum yavaş yavaş kendine geldikçe, sanki ben de kafamın içindekileri toparlıyorum.


Masanın üzerine önce onu, sonra da evden çıkarken bir hışımla fırlattığım kalemle kâğıdı büyük bir nezaketle yerleştiriyorum. Gözlerim bir kâğıda, bir de ara sıra varlığını hatırlatmak ister gibi ince sesle öten kuşuma kayıyor.
Sahi, düşünüyorum da ne ara bu kadar benim olmuştu ki? Bugüne kadar hiçbir şey benim için bu kadar hızlı benim olmamıştı. O kuş yavrusunu herkes için pek önemli şeylerden daha mühim yapan şey neydi bende ki, onu bulmuş olmasaydım diye başlayan fikirler ruhumu daraltıyor, içimi sıkıyordu. Bir anda, dünya üzerinde varlığı bir nokta etmeyecek yavru kuşun bende uyandırdığı duygulara hayret ettim.


Baktım ki şu yavru kuşla aramızda pek çok ortak nokta olduğunu da şimdi fark ediyorum. O, yağmur sularının onu çok sürmeden kuşatacağı mazgalların kenarına; ben ise kendi içerisinde bir sonu olmayan düşünceler ile aklımın köşesine sıkışmıştım. Şimdi ben kurtardım onu diyorum belki ama o beni kurtardı demek daha doğru olur.


Ve ilk kez elim boş dönmemiştim eve. Hem kafamın içinde dönen sorularımın cevaplarını hem de artık benimle yaşayacak arkadaşımı bulmuştum.


Arkadaş mı? Evet. Bir kuşun dostluğunun, birçok insanınkinden öte olduğunu gördüm bugün. Ben hayatımdaki onca kalabalığa rağmen kâğıda dökmeye değer bir şey bulamazken ya da bulduklarımı kâğıda dökmeye değer bulmazken rastladım ona. Eğer düşüncelerimi oradan geçen birini anlatıyor olsaydım, çekip çıkarabilir miydi beni bu döngüden? Hiç sanmıyorum. O ise kırk yıllık dostum gibi söylemeden anladı beni, konuşmadan çözdü düğümlerimi. Artık en yüce duyguların görece en sıradan varlıklarda saklı olduğunu görebiliyorum. Marifet gören gözde, hissederse de gönülde işte.