Tekmeler Artıyor…

Prof.Dr. Mehmet Gürol

Doğum sancıları tatlı bela devam ederken, birden bilinçaltımdan bilincime doğru beynimi zonklayacak şekilde tekmelerin arka arkaya gelmeye başladığını hissettim.

Buna neden olan olay ise yakın zamanda yaptığım bir telefon görüşmesi oldu.

Telefondaki  ses "Aloo.. ben Hasso, Memi ile mi konuşuyorum?"

Ani bir duraksama, şaşkınlık ve acaba o mu?

Evet bana Memi diyen dört veya beş kişi vardı. Onlar da orta bire giderken edindiğim mahalle arkadaşlarımdı. Bunlardan biri de Hasso idi. Evet telefondaki 35 yıldır hiç görmediğim, konuşmadığım mahalle ve okul arkadaşım Hasso idi.

Ah Hasso… Sancıları birden unutturdun. Tekmeleri, artçı deprem dalgaları gibi arka arka getirmeye neden oldun.

Yıl 1975. Ankara İncirli"ye bağlı Piyango Tepe Mahallesi. Öyle bir mahalle ki iç içe soğan zarı. İçinde yaklaşık 10 hanelik sağcı göbek, dışında 50 hanelik solcu halka. Benim yaşadığım ev, iç halkada yer alıyordu. Hasso"ların evi bu iki bölgenin tam sınırında.

Hasso, sınıf arkadaşım, mahalle arkadaşım, misket arkadaşım, pazarda tornetimizle haçlığımızı çıkarttığımız arkadaşım, Dışkapı Nur sinemasının müdavimleri olarak arkadaşım, hangi kola şişesinin kapağının altında "bedava" yazdığının püf noktasını öğrettiğim arkadaşım. 

Bir de iç mahallenin efendisi vardı: Tatar Memo. Hasso, Memo ve ben iyi bir üçlüydük. Memo"nun babası, hemen her gün hayran kaldığım o güzel bahçelerinde çocuklarına Kuran okuturdu. Bir gün Memoların evinin bahçesine solcular bomba atmıştı. Memo ve ablası yaralanmıştı. Memoyu son görüşüm ambulansla götürülürken olmuştu. Geriye ise evin duvarında kocaman bir yazı kalmıştı: "Tek yol devrim".  O an ciğerimden bir parça kopuvermişti.

Ben iç mahallenin şımarık çocuğuydum. Çünkü eşimin büyük babası ve amcaları bu iç mahallede oturuyorlardı. Teyzem ile eşimin büyük amcası nişanlanmışlardı. Yedi kardeşin en küçüğü olan amca benden büyüktü ve benim koruyucumdu. Aile, mahallenin ülkücülerinin lideriydi ve ocağı canla başla savunuyorlardı. Benim görevim mahallede bulunan direklere afişleri yapıştırmaktı. Ama bir sabah koruyucumun evlerinin önünde de bir bomba patlamış ve koruyucum da mahalleden ayrılmak zorunda kalmıştı. Ciğerden gitti mi bir parça daha.

Hatırlıyor musun Hasso? Bir gün ürkek, korkak, çekingen ama kızgın bir halde yanıma gelmiştin. "Memi ben arkadaşlığımızı bitiriyorum. Çünkü sen faşist missin" demiştin. Ben de faşist ne demek. Ben onu tanımıyorum" demiştim. Sen de "babam sizin faşist olduğunuzu,  çünkü Sünni olan herkesin faşist olduğunu, artık Mehmet ile görüşmeni istemiyorum, başımızı belaya sokma" dediğini söylemiştin.

Unuttun mu Hasso? Bir gün mahallenin futbol sahasında bir maç yapmış ve benim takım kazanmıştı. Maç bitince ben "bozkurt 6, devrim 5" diye bağırmıştım. Bunun üzerine kavga çıkmış ve fena biçimde dayak yemiştim. Dayak yerken sen kenardan sessizce seyretmiştin. Aslında benim amacım sana kızgınlığımı ifade etmekti. Ama sen anlamaktan çok uzaktın Hasso.

Ah Hasso. Mahallemizde bir akşam kahvehane taranmış ve baban yaralanmıştı. Sen ağlarken ben de ağlamıştım. Ama senin bundan haberinin olması mümkün değildi Hasso.

Artık mahallenin huzuru iyice bozulmuştu. Okuduğum İncirli Lisesi binası tamamen solcuların eline geçmişti. Ben Hasköy"de bir okula gitmek zorunda kalmıştım. Bir gün senin okuluna el bombaları atılmıştı. Ben o kadar endişelenmiştim ki senin eve geldiğini görene kadar evininizi uzaktan gözetlemek zorunda kalmıştım.

Ey Hasso. Ben sana sen kimsin diye bir soru sordum mu? Ben sana mezhebin nedir diye sordum mu? Seni hiç incittim mi? Yazlık sinemada kız arkadaşına laf atılınca seninle birlikte kavga etmedim mi? Komşu mahallenin badem ağacından badem çalarken düşmüştün de, o kadar yolu omzumda taşıyarak evine getirmiştim seni. Unuttun mu Hasso?

Ah Hasso. Memi dedin ya. Bu beni eritti bitirdi. Bedava yazan kola kapağını bulunca ellerimizi birbirine vurduktan sonra beraber içerdik ya. Aynen bu duyguyu tekrar yaşattın bana Hasso. Ciğerin kendini yenilediğini hatırlattın bana Hasso.

Tekmeler azalacağına artıyor dostlar. Hasso diğer tekmelerin de tetikleyeni oldu ve tekmeler şiddetini giderek artırdı.

Tarih 1977. Hasköy"de Hacı Bayram Ortaokulundayım. Amcalarda kalıyordum. Ev ile okul arası 3-4 km idi. Yine bir sabah okula giderken benden büyük olan ve okulumuzda bu kişinin ne işi var dediğim bir abim yanıma yaklaştı ve "Çubuk Ovasının yiğidi. Nasılsın? Dersler nasıl gidiyor? Hiç ocağa gelmiyorsun?" demişti. Kendisi Hasköy Yıldız semtinde bulunan ocakta yöneticilik yapıyordu. Kendisi babacan, sevimli, gururlu, yiğit biriydi.  Beraber yürürken birden iki el silah sesi geldi. Yiğidim birden yere yığılıverdi. İlk defa bir kişinin vurulduğunu bu kadar yakından görmüş ve hissetmiştim. Ah yiğidim ciğerimden bir parça daha koparıverdin.

Tarih 12 Eylül 1980. Çocuğum için bir anlam ifade etmeyen tarih.

Çubuk Lisesi son sınıftayım. Kalacak yer sorunu yaşıyorum. Bazen köyde, bazen amcada kalıyorum. Son sınıfı okuyacağım için bir yurtta kalmaya karar verdim. 12 Eylül sabahı ihtiyaçlarımı almak için çarşıya gideceğim. Amcamı göreceğim. Köfteci Bodur"dan köfte yiyeceğim. Ama hiç biri olmadı. İlk defa devlete kızdığım gün olmuştu. Ortalıkta darbeciler dolaşıyordu. Günlerden bir sabah yurda geldiler. Gözümün önünde kilerde dini kitap aramışlardı. Çok şaşırmıştım. Çünkü dini kitap bulundurmanın suç olduğunu bilmiyordum. Aynı zamanda çok endişeliydim. Çünkü evimizde de oldukça fazla dini kitap vardı. Babamı hapse atarlar mıydı? Kişiliğim farklı bir travma geçiriyordu.  İnandıklarım sarsılıyordu. Ciğerden parçalar kopmaya devam ediyordu.

Tarih 1983. A.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi birinci sınıftaydım. Sınıfımızda yaklaşık yüz kişi vardı. Sınıfımızda bir kişi ürkek, sessiz, sakin bir şekilde gelip, kimseyle konuşmadan sıraya geçip oturuyordu. Bir gün başörtüsüyle sınıfa geldi. Derse gelen hocamız arkadaşımızı görür görmez sinirlendi ve hakaret ederek sınıftan çıkarttı. Şaşkınlığım devam ederken, kişiliğim travma geçirmeye devam ediyordu.

Tarih 1994. Kutsal görev için Burdur"dayım. Askerleri ve askerliği sevdiğim yer. Herkes ibadetini rahatlıkla yapabiliyordu. Hizmet ve eğitim iyiydi. Yaptığımız yemeğin tadına önce komutanımız bakıyordu. Beğenmezse yeniden yaptırıyordu. Hizmet erleri akşam bağlamalarıyla bizi eğlendiriyorlardı. Bazen de Kürtçe söylüyorlardı. Kimse kimseye karışmıyordu. O günlerde Gelibolu"da yangın çıkmıştı. Komutanımız konuşmasını yaparken yutkunuyor ve ağlamaklı sözlerle konuşmasına devam edebiliyordu.

Bir gün öğle vakti yemeğimizi yemek için yemekhaneye gitmiştim. Cuma vakti yaklaştığı için yemekhane tenha idi. Karşımda yiğit ama durgun, sessiz ve kızgın olduğunu her haliyle belli eden bir arkadaşım oturuyordu. Lakabı Tokat kasabıymış. 1980 öncesinin reislerinden. Yıllarca Mamak zindanlarında yatmış, işkence görmüş, devleti kurtarayım derken tokat yemiş bir kişi. Muhsin abi derken (Allah rahmet etsin) birden dikleşiyor, onurlu bir şekilde huzur duyuyordu. Mamak"ta o kadar karanlıkta kalmıştı ki güneş ışınları rahatsız ediyordu. Uyum sorunu her haliyle kendini gösteriyordu. Yemeğimizi yerken çavuşumuz içeri girdi. Kendisi bizden çok küçük olup her cümlesinin sonu küfürle bitiyordu. Kırıkkaleli olduğu için aramız iyiydi. Aniden çavuşum sert bir şekilde bağırdı: "Nöbetçiler nerede?" Bir asker "cumaya gittiler" dedi. Çavuşum birden kutsal değerlerimize hakaret etmeye başladı. Herkes donakalmıştı. Sessiz bir duraksamasan sonra ben müdahale etmek istedim. Tokat kasabı lakaplı arkadaşım "Mehmet Hoca sen dur" dedi ve masadan bıçağı alarak çavuşun üzerine yürüdü. İbadet yapmak iyi niyetiyle görevlerini ihmal eden sorumsuzlar yüzünden az daha cinayet işleniyordu.

Tokat kasabını darbeciler darp ederek kişiliğine zarar verebilmişler, ama mukaddesatını alıp koparamamışlardı. Darbbecilerin (darbe+dabbe)  tüm eylemlerine rağmen bu arkadaşım ayakta kalabilmişse, inancının etkisinin büyük olduğunu söyleyebilirim. Anlattıklarını düşündükçe bu düşüncem daha da kuvvetlenmektedir. 12 Eylül"ün muhasebesini yapmadan çatıyı onarmaya kalkmak anlamsız geliyor bana.

***

Tekmelerin ardı arkası kesilmiyor. Beynim zonkluyor. Ne yapmalıyım? Artık başka bir boyuta geçmenin zamanı geldi gibi…

Başka bir boyuta geçmek için TV denilen çok kişilikli aracı açıyorum…

Zap… Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı. Konuştuklarını anlayamıyorum.

Zap… Hülya Avşar. Tiksinti oluştu…

Zap… Mehmet Metiner ve Süheyl Batum. Denizli horozları. Tükürükleri suratıma kadar geliyor.

Zap… Nazlı Ilıcak. Babasının askerler tarafından götürülüşünü kine dönüştürdüğü her halinden anlaşılıyor.

Zap… Meltem. Durmadan "bu konuda hocamın çok önemli tespitleri var" diyenler…

Zap… Paşalar giriyor çıkıyormuş… Sanki boşanmaya karar verdirilen eşler gibiler. Mahkemelik olmuşlar. Konuşanlar ise kaynanalar. Kaybedenler ise çocuklar. Kazananlar ise avukatlar. Avukatlar kim mi? Onu da siz bulun.

Zap… Magazin. Tek kelimeyle iğrençlik.

Zap… Aşk-ı Memnu"lar… Acıtasyon ve cinsel sömürü devam ediyor.

Zap… Açık oturum. Ortak noktaları ABD eğitimli olmaları. Millet dostu görünen liboşlar. Devam edin. Millet size inanıyor. Ha gayret amacınıza ulaşacaksınız. Ama konuşan siz misiniz? Bilmiyorum.

Zap… Nihat Genç. Aynı nakarat.

Zap… Saba Tümer"ler. Laf olsun. Doldur boşalt misali…

Zap… Sırlı dünyalar. Başlamadan sonucu belli olan hep aynı mesajlar.

Zap…  Evlilik, dök içini, Haydar Dümen"likler… Psikologların yerine geçmeye çalışıp sorunları artıranlar.

Zap… Şenlik var. Saldım çayıra Mevla"m kayıra…

Zap… Mehmet Barlas ve Emre Kongar. Al gülüm ver gülüm…

Zap… Can Dündar. Canlı Gaste. Yarı Çubuk"lu olduğu belli oluyor.

Zap… Ender Saraç. Ot ye, ot iç. Canım Bodur"un köftesini istiyor.

Of of. Yeter artık. Zihni kaos bu olsa gerek. Fikir fahişeleri ya da zamparaları beni de kendileri gibi olmamı istiyorlar galiba?

TV"yi kontrol etmek için uzaktan kumandayı elimize tutturanlar, sanki bizi kontrol ediyorlar. Büyük birader kim acaba?

Evet kapatmalıyım. Nihayet kapatıyorum. Çok şükür…

Haydi Memi. Tak bir CD. Şevval Sam. Ne kadar saf, nezih, huzur veren bir ses. "Ah edip inlerim gurbet elinde. Uzaktan göründü benim dağlarım. Yine garip kaldım gurbet elinde…

Ne sancı ne de tekme. Derin bir huzur. Gidiyorum dostlar. Huzurla kalın…

www.mehmetgurol.com