Sen de Katıl Bu Koroya!

Tarık Sezai Karatepe

 

Beş yıl var ki uğramadığı  şehir, ne de alımlıydı. Kızılay"dan metroya binmiş, tam da eski terminalde inmişti. Çavundur"dan Sanayi"ye uzanan dört kilometrelik parkur, sağlı sollu sedir ağaçlarıyla donanmış; Aydos"tan akan su, sarkan yaprakların rengiyle yeşile boyanmıştı. Kayıklar, suyu yarıp gidiyor; albenili mekanlar göz kamaştırıyordu.

Yokuşun hemen sağındaki devasa binadan makina sesleri geliyor; vaktiyle bayıltıcı kokusuyla insana iç geçirten heyula, üretime dönüşüyor; elli altmış dükkanın her birinde üçer beşer Anadolu delikanlısı…. el emeği, göz nuru, alın teriyle… onurlu ve dik yaşamanın sınavını veriyor; bakarsan bağ, bakmazsan dağ oluyordu.

Günlerden perşembe olduğunu az kalsın unutuyordu. Lakin, boğucu sıcakta gözü, pazarcılara takılmıştı. Ütülü elbiseleri, kibar tavırlarıyla hemen dikkati çekiyor; müşteriye “veli nimet” nazarıyla bakıyorlardı.

İşte bir kadın, elindeki poşeti belediye kantarına götürdüğü gibi teraziye vuruyor; ödediğinin karşılığını bulamayınca, zabıta marifetiyle hakkını arıyor; yerini hak etmeyen pazarcı “kırmızı kart”la oyun dışında kalıyor; “pabucu dama atılıyor”du.

“Hakkınızı arayın; hakkınızı kaybederseniz, şerefinizi de kaybedersiniz” Ali buyruğu, bir kez daha pratik kazanıyordu.

Tercihli yolda çocuklar, annelerinin elini bırakmış; temmuz sıcağında huzuru arayan eli öpülesi vefakarlar; gölgeliklerde, canlarından bir parçayı seyre dalıyorlardı.

İnsanı ve parayı yönetince her işin kemale ereceğini anlayan “yerel lider”; kuşluk vakti odasına çekiliyor; saatlerdir bitip tükenmek bilmeyen enerjisiyle, güne, herkesten önce başlıyordu.

Kapısını ardına dek dayamıştı. Birazdan encümen toplantısına geçiliyor, olup biten dışarıya konan dev ekrandan veriliyor; içeriye davet edilen müteşebbise, “işi ne vakit teslim edeceği” soruluyor; yüz binin huzurunda söz alınıyordu.

Kolay değildi; daha kaç tanesi “yüzsüzler” listesine dahil edilmiş; insan içine çıkamamıştı.

Günün sonunda ekrana yansıyan te cetveli, “halkın olanı” halka haber veriyordu. Şeffaf olmak, su-i zandan, gıybetten… korurdu, cümle halkı.

Referandumla belirlenen mahalle renkleri hayata geçiyor; şehrin dört yönüne konan levhalar sayesinde, ne, nerede… kolayca bulunabiliyor; tabela kirliliği nihayet sonlanıyordu.

Ecdad yadigarı sokak çeşmeleri gürül gürül akıyor; sadaka-i cariye, berekete dönüşüyordu.

Kamyonların girişine günde birkaç saatliğine izin veriliyor; “Korkulu rüya görmektense, uykusuz kalmak evladır” atalar sözü tarih oluyordu.

Çevre dostu, doğalgazla çalışan araçlar, şehre girebiliyor; mahalleli, kaldırımla tanışıyor… süt ve ayran dağıtıcıları, fileleri dolduruyor; eve umutla dönüyorlardı.

Açık alanlarda tiyatro grupları, özgürce provalarını yapıyorlar; “sanat toplum için”i doyasıya yaşıyorlardı; bir köşede İstiklal Şairi"nden, diğer köşede Çile Şairi"nden şiirler okunuyor… “sanat şehri”, evrensel hazza ulaşıyor…

Kuzey"in yeni gözdesi şehir, barışa yelken açıyor… Varedenin Adıyla güne “Merhaba!” diyordu. Çöp, gaza; gaz, üretime hazırdı.

Zil çalınca bir yay gibi fırlayan dolmuşlar, Aydos"tan Kızılcahamam"a uzanan çizgide, dünyanın en büyük doğal parkına yolcu çekiyor… teleferik, “Yap, İşlet, Devret”le yeşili ve maviyi harmanlayarak yol alıyor...

Ürettiğini satan şehir, ele güne muhtaç olmadan, kendi yağıyla kavruluyor; kuzeyden güneye… dev bir şantiyeyi andırıyordu. Kahveler boşalıyor; paketler atılıyor, ganyanlar kapanıyor; havadan kazanma tarihe karışıyor…

Dünü yaşatan beyaz evler, cumbalı pencere kenarlarında, akil adamların “gerçek tarih” derslerine sahne oluyor; “eski tüfek” partici, nesli tükenen kelaynak misali, tarihe karışıyor… fikirsizliğin “derin” ızdırabını yaşıyordu.

“İnsan hakları” onun içindi; sadece onun için(!)

Şehrin tek radyosu, “son dakika” haberiyle “Erdem” şairin “Beyazıt” duruşuyla geçen asil ömründen bir katre sunuyordu, gözü yaşlı spikerin dudaklarından:

“Dünyanın kalbini dinle / Geliyor adım adım / Dallar meyvaya dursun / Toprak tohuma dursun / İnsan barışa dursun / Selama dursun zaman / Sabır savaş zafer… / Adım: ……..