Ruhların Derin Ahengi ve Gönül Bağının Sırrı Üzerine

Murat Kaymakcı

 

Ruhların ezelden kopup gelen o derin ahengini, gönüllerin gizli bir lisanla birbirini bulduğu ilâhî sırrı idrak ettiğimiz bu âlemde; insanı insana bağlayan o görünmez rabıtanın hakikati ne kadar da manidardır. Gözle görülmeyen, cismânî mesafeleri bir anda hükümsüz kılan bu bağ, kalbin en müstesna köşesinde taht kuran ve hayatın gürültüsü içinde durup kendimize döndüğümüzde bizi hakikî manada var eden en yüce lütuftur.

Büyük ârif İbn Kayyim el-Cevziyye’nin nesilden nesle fısıldadığı o hikmetli ve yürek yakan tespitte buyurulduğu gibi:

“Bazen iki ruh öyle bir uyum yakalar ve aralarındaki bağ öyle güçlenir ki, her biri diğerinin başına gelen şeyleri, onun yaşadıklarını adeta kendi ruhunda hisseder.”

İşte “ruhların kurbiyeti” denilen bu ulvî yakınlık, dünya çölünde yollarımızı aşkla kesiştiren bir kaderdir. Tarih boyunca bunun nice örnekleri vardır. Nitekim Hz. Ebû Bekir Efendimiz’in (radıyallahu anh) Sevr Mağarası’nda Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ayağına bir şey zarar gelmesin diye kendi canını hiçe sayması, mesafelerin ve bedenlerin ötesinde iki ruhun nasıl tek bir nefes hâline geldiğinin en mukaddes nişanesidir. Aradan asırlar geçse, yollar dağlarca ayrı düşse dahi iki saf kalp aynı semaya, aynı istikamete baktığında mesafeler bütün hükmünü yitirir. Biri gurbette hüzünlendiğinde diğerinin sinesinde kopan o fırtınanın, o derûnî sızının ne coğrafyayla ne de zamanın taşıyla izahı mümkündür; bu, Cenâb-ı Hakk’ın kalpler arasına ördüğü sarsılmaz bir muhabbet köprüsüdür. Günlük hayatımızda bile bazen hiç tanımadığımız bir insanla göz göze geldiğimizde içimizde hissettiğimiz o ani yakınlık veya akrabamız olmasa da kalbimizin bir köşesinde taşıdığımız o sızı, işte bu ezelî rabıtanın dünyadaki küçük birer aksisedasıdır.

Bugün her ne kadar aşkı, sevdayı geçici heveslerin, sığ gölgelerin eline bırakan bir devirde nefes alıyor olsak da hakikî aşk, iki ruhun Hakk rızası yolunda yanması, birbirinin aynası olup sükûnete ermesidir. Mecnûn’un Leylâ’nın çölünde “Leylâ” diye sayıkladığı ama aslında o mecazî perdenin ardındaki hakikati arayışı gibi, kâmil bir insan da sevdiğinde Hakk’ın cemalini seyreder. Eğer bir gönül, diğer gönlün ahından haberdar oluyorsa orada ruhânî bir vuslat vardır.

Ankara’da Çubuğumuzun o samimi, vefalı, toprağı kokan insanları bu maneviyatı pek iyi bilir. Karagöl’ün eteklerinde, yayla yollarında yürürken bir komşusunun bacası tütmediğinde huzursuz olan, Karagöl’ün serin rüzgârında bir gariple ekmeğini bölüşen o asil ruhlar hâlâ aramızdadır. Bizler, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” düsturuyla büyüyen; yoldan geçen bir garibin tebessümüyle inşirah bulan, düğününde de cenazesinde de tek bir yürek gibi atan bir medeniyetin evlatlarıyız. Yunus Emre’nin “Yaradanı severiz, yaratandan ötürü.” anlayışıyla her cana bir âlem nazarıyla bakan o kadim gelenek, bizim ruh kökümüzdür.

Ruhlarımızın bu latif, bu aşklı dilini kaybetmediğimiz müddetçe insanlığımızı da kaybetmeyiz. Gelin, bu yalan dünyada kalplerimizi kırıcı sözlerden arındıralım; örneğin, kırgın olduğumuz bir dostumuza “Nasılsın?” diyerek uzatacağımız bir zeytin dalıyla, evimize gelen bir misafire ikram edeceğimiz bir bardak çayla bu sevgiyi somutlaştıralım. Birbirimizi mukaddes bir sevdayla, sırf Allah için sevelim ve uzaktakilerin bile en derindeki iniltisini gönlümüzde duyabilecek o zarif inceliği yeniden kuşanıp aşkla nefes alalım.

Ey kalplerin mutlak sahibi, yegâne sevgilisi olan Yüce Rabbimiz! Bizleri Senin rızanla bağlanan, birbirinin derdiyle sararıp solan, ruhları ve gönülleri aynı aşkla ahenk içinde atan kullarından eyle. Aramızdaki muhabbeti daim, bağlarımızı hakikî ve saf kıl; bizleri hem bu fâni âlemde hem de ebedî huzurunda rızandan ayırma, kalplerimizi yalnızca Senin muhabbetinle doldur, taşır. Âmin.