REKABET’Mİ MUSABAKA’MI?

ŞEVKET TANDOĞAN

 

           

 

           

           Müslümanlar fert ve topluluklar olarak, birbiriyle hayırda yarışırlar, ama asla rekabet etmezler. Zira Müslüman, diğer kardeşinin rakîbi değil, sadece ve sadece aynı yoldaki, ya da yolun farklı kulvarındaki kardeşi ve şerîkidir. Dolayısıyla hayırlı işlerin tümünde, kardeşçe müsabaka makbuldür. Cenab-ı Hakkın kat’î emridir. Hem de teşvik için müsabaka çok da faydalıdır.

            Hayırda müsabaka ne kadar güzel ve makbul ise; hangi alanda olursa olsun, rekabet, çekişme ve çelmeleme de o kadar çirkin ve kötüdür. Zira rekabette yenmek, ötelemek, karalamak ve haset gibi kötü hasletler vardır. Bunlar ise tümüyle merdud ve mekruhtur.

            Bu zaviyeden baktığımızda; bugün Müslümanların durumu hiç de memnuniyet verici değildir. Maalesef aynı duvarın tuğlaları gibi birbirine kenetlenmesi gereken kimi insanlar, yekdiğerini yemeye çalışmaktadırlar. Farklı guruplara mensup bazı Müslümanlar, sanki diğerinin hasmı ve düşmanı gibi davranmaktadırlar.

            Elbette her kes en doğru yolda olduğuna inanmalı ve hayırda müsabaka halinde bulunmalı. Hatta tatlı bir yarış lazımdır. Ancak diğerini tahkir, tekfir ve tel’in kat’iyyen caiz olmadığı gibi, bunu yapanlar Allah korusun küfre düşebilirler. Burada aklımıza şu Hadis-i Şerif gelmektedir:

            Sünen-ü Tirmizî’de geçen bir rivayet şöyledir:

            “Resûlüllah (s.a.v.) bir gün namaz kıldı ve namazı uzattı. Oradakiler, - Ey Allah’ın Resûlü! şimdiye kadar böyle uzun bir namaz kılmamıştın, dediler. Efendimiz buyurdular ki:

            - Evet; çünkü bu namaz dilek ve korku namazıydı. Bu namazda Rabbimden üç şey istedim. İkisini verdi, birini vermedi. İlk olarak ümmetimi kıtlıkla helak etmemesini istedim, onu bana verdi. İkinci olarak ümmetime köklerini kurutacak başka düşman musallat etmemesini istedim, onu da bana verdi. Üçüncü olarak, ümmetimi birbirine düşürmemesini istedim, bu isteğimi kabul etmedi.”

            Müslümanların birbiriyle çekişmesi, ilim sahibi hocaların aralarındaki fitneler, Müslüman cemaatlerin üstünlük münakaşaları ve nihayet kendilerini İslam’ın merkezi sanan bazı cemaat bezirgânlarının mağrur halleri, yukarıda belirttiğim hadis-i şerifin mâ-sadakıdır.

            Halbuki geçmiş seleflerimiz, üstazlarımız hiç böyle değildiler. Yeri gelmişken bir örnek vermek isterim:

            Pâdişah Sultan 1. Ahmed, Aziz Mahmut Hüdâî hazretlerinin bağlılarındandır. Buna rağmen bir gün, Sultan’ın gönderdiği hediyeyi kabul etmeyip iade eder. Sultan da aynı hediyeyi devrin diğer âlimlerinden Abdülmecid Sivasî hazretlerine gönderir. O kabul eder.

            Bir gün Padişah der ki: -Abdülmecid Efendi! senin kabul ettiğin bu hediyeyi Aziz Mahmud kabul etmemişti. Şu cevabı alır o büyük âlimden:  “-Aziz Mahmud anka kuşu gibidir. Her lâşeye tenezzül etmez.”

            Pâdişah, bir başka gün aynı soruyu Aziz Mahmud Hüdâî’ye sorar:

            “-Senin kabul etmediğin hediyeyi, Abdülmecid Sivasî kabul etti.”

Aziz Mahmud Hüdâi  şu ibretlik cevabı verir:

“-Abdülmecid Sivasî deniz gibidir. İçine bir damla necâset düşmekle kirlenmez.”

            İlim, irfan sahibi mânevî terbiye almış kâmil ve mükemmil zatlar asla kibirlenmez ve başkalarını hakir görmezler. Onlar özellikle sahte gözyaşı, keramet ve tasarruf gösterileriyle göklerde uçmazlar.

            Günümüzde kerameti kendinden menkul, ukalâ ve mağrur kişilerin tutumu, bize bir fıkrayı hatırlatıyor:

            Vaktiyle bir derviş müsveddesi Akşehir’e gelmiş. Bir takım cahilleri etrafına toplayıp, evliya olduğundan bahisle atıp tutuyormuş. Durumu Nasrettin Hoca’ya anlatmışlar. Hoca adamın haddini bilmez bir sahtekâr olduğunu anlamış… Ama anlamazlıktan gelip, mollalarıyla birlikte adamın yanına gitmiş.

            Ak sakallı, koca sarıklı bir hocanın ziyaretine geldiğini sanan sahte derviş’in ayakları iyice yerden kesilmiş, atıp tutmaya başlamış, lafı hocaya getirerek demiş ki, “İşte böyle…Sizin hoca eşeğiyle uğraşırken, ben göğün yedinci katında Melâike ile haşır neşir oluyorum.”

            Tabi ki, bizim Nasrettin Hocanın sabrı taşmış, demiş ki:

            “-Erenler! Semâvatta seyahat ederken, şu nuranî yüzünüze tüy gibi yumuşak bir şey dokunuyor mu?” Sahte şeyh iyice coşmuş:

            “Tabi, tabi…tüy desem tüy değil. Tül desem tül değil…diye başlayınca, hoca Nasrettin sonunu getirmiş, demiş ki:

            “İşte o bizim merkebin kuyruğudur.”

            Ârif olanlar bu fıkrayı iyi anlarlar. Hayatını Allah yolunda hizmete adamış olan, hayırlarda müsabaka halindeki kardeşlerimizin rekabet ve adâvet ateşine düşmemelerini dilerim.