KADİM ELLER: İsfahan, Şiraz,

Şakir Arıkan

 

Uzun yıllar doğa yürüyüşü yaptığımız, “Zirve Dostları”  adını verdiğimiz küçük grubumuzla belirlediğimiz hedeflerden biri de, her yıl en az bir kez  yurt dışı kültür gezisi yapmak.

Geçen yıl Balkanlar’a  yaptığımız geziyi  burada yazmıştım. Bu yılki mekanları  İsfahan ve Şiraz olarak belirleyeli 3-4 ay oldu.

Zihin haritama daha ilk okulda Büyük Selçukluların tarihini okurken giren bu iki kadim şehre gitme fikri beni ziyadesi ile heyecanlandırdı. Özel seyahatlerde tercihimi  daha önce gitmediğim ülkelere yaparken bu seçeneği aklıma bile getirmedim.

Seyahatin önden organize edilmişine güvenirim ama bu kez öyle olmadı. Zira İran’daki tesisler hala sanal ticarete çok müsait değil. Bunda internet kullanımından ziyade gidince fark ettiğimiz uluslarararası para sisteminin dışında kalmaları etkin.

Elimizde sanal ticaret yapan bir ajentadan alınmış bilet, Şiraz’da kalacağımız otelden gelen birkaç kelimelik onay mesajından başka  bir şey olmadan “Ya Allah” deyip yola çıktık.

Sabaha karşı vardığımız İsfahan havaalanında uçaktan inerken tanıştığımız metal bilimleri hocası Dr. Mahmood Farzin’in kısa rehberliğiyle bizi taksiye  bindirerek Sofeh Otobüs Terminaline yönlendirmesi en az 2-3 saat kazandırdı. İlk defa gittiğimiz bir yerde uçağın inmesi ile  yirmi beş km uzaktaki  terminalinden başka bir şehrin otobüsüne  bir saatte binmek;  müthiş bir hız.

Bizdeki üçlü koltuk sistemi ile tefriş edilmiş Volvo otobüsün ön koltuklarına oturduğumuzda karanlıktan otobüsün ön kısmının bayanlara, arkasını da baylara ayırıldığından haberimiz yoktu, şoför de uyarmadı.  4 günlük yolcuğumuzda fark ettiğim odur ki  şeriat ilkeleri var, ama ihlal edildiğinde çok sırıtmıyorsa kimse uyarılmıyor. Bu ilkelere genel de mecburi kabul ve/veya gelenekleşen kurallardan mütevellit uyulsa da  hissedilir bir esneklikte var.

Abadeh’te son derece iptidai bir yerde sabah namazı için durduğumuzda, bizimle beraber  sekiz dokuz otobüs de durmuştu. Mescitte gördüğüm insan sayısı ise 3-4 kişi. Yol boyu uyumayıp kızaran ufku ve çevreyi seyrederek yaklaşık 480 km mesafeyi  altı saatte  aldık.  

Şiraz’daki küçük ama şirin terminale vardığımızda sandım ki Kütahya’nin eski terminaline geldik. Daha otobüsten inmeden valizlerimize yapışan genç korsan taksici , bizden dolar kabul etmeyen otobüs şoförünün parasını kendisi ATM’den para çekerek ödedi  ve taksiyi  Cuma günü olması hasebi ile kapalı olan sarrafların önündeki ayaklı dövizcilere götürdü. Arabadan inmeden paramızı bozdurduk ve otelin yoluna düştük.

Şiraz; camileri, kalesi, türbeleri, Bazar-ı Vekil,İrem bağı bölgesini ve de görmediğimiz şehrin kuzeyi  hariç tutarsanız   sonradan büyümüş bir  Anadolu şehrine benzetebilirsiniz, Batman gibi, Diyarbakır’ın Sur ve Bağları gibi. Bununla birlikte, şehrin araç gir(e)mez dar sokaklarına girdiğinizde sizi alıp bin yıl öncesine götüren otantik bir havasına ayrı bir tarif gerekir.  Bu sokaklardaki evlerin dışa açılan tek çıkışı  demir kapılar. Kaldığımız otelden ve anlatılandan biliyorum bütün pencereler ortasında genellikle küçük süs havuzu bulunan avluya bakıyor. Odalardan odaya avludan veya korkuluğu içe dönük balkonumsu koridorlardan geçiliyor.

Şiraz Pers İmparatorluğuna ev sahipliği yapan Fars Vilayetinin baş şehri.  İsfahan dönüşü uğradığımız  125 dönüm araziye kurulmuş ihtişamlı Persepolis şehride buraya sadece 50 km mesafede. Fakat Şiraz’ı önemli kılan Şiilerin masumluğuna inandıkları 7. İmamı Peygamberimizin torunu Musa Kazım’ın üç oğlunun türbesinin burada olması. Ahmet, Alaaddin ve Hamza adındaki Peygamber torunlarına eliptik kemerli çift minareli giriş, içinde  tavan ve duvarları parça aynalar ile kaplanmış aşırı süslü hava veren, devasa avizelerin olduğu, sandukanın  kırık küplü kafes demirle muhafaza edildiği  türbeler yapılmış. Kanım odur ki bu bölgelerin şiileşmesi de bu mübarek insanların  onların yaşadıkları dönemde de aşırı sevilmeleri, yaşadıkları dönemde  halk nezdinde mazlum kabul edilmesi, bu coğrafyada medfun olmaları,  akabinde ulemanın bunları Hristiyanlıktaki teslis ve ruhbanlık anlayışına benzer bir yaklaşımla bu insanların kültleştirilmesi ile olmuş.

Ahmet bin Musa Kasım’ın türbesinin de olduğu Şah-ı Çırağ Şiraz külliyesi Şiraz’ın merkez mescidi, yani Cuma namazı burada kılınıyor. Biz de namaz için ezandan yarım saat sonra buraya geldiğimizde içinde geçen Amerika, İsrail gibi kelimelerden siyasi içerikli olduğunu anladığımız hutbenin daha bitmediğini gördük. İmamın kıraati, müezzinin tekbirleri eda ettiği iki rekatlik Cuma manamazından hemen sonra cemaat ikindiyi de kılıverdi. Avluda resim çekerken feraceli görevli kontrolsüz resim çekmeyin diye bizi kibarca uyardı ve üzerinde Versailles sarayındaki Fransız korumalarınınkine benzer bir  elbise giymiş genç  Ahmet’i bize mihmandar yaptı.

Gittiğimiz her üç cami ve türbede dikkatimi çeken türbe girişlerinin kıble yönünde olması. Mescidin  türbeyle bütünleşmesi ise ilk görünüşte bir gariplik hissi veriyor.

Şeyh Sadi Şirazi!  Yüzyıllardır Gülistan ve Bostan’dan hikayeleri anlatılan Selçuklu Nizamiye medreselerinde yetişmiş seyyah, doğunun La Fontaine’i. Türbesi  çoğu İranlı olan turistler ile dolup taşıyor. Mezarının üç yanındaki dev sütunlarda rubaileri hala İranlı gençlerce rahatça ve hayranlıkla okunuyor.

Sadi kadar rağbet gören, ama hayattaki iken bir kenara atılan diğer bir Şirazlı meşhur ise Hafız. Gazelleri ile bezenmiş divanı ile yaşarken kıymeti bilinmemiş bir şair. Zaten dünya tarihinde yaşarken gerçek kıymeti bilinen kaç tane şair  vardır ki!. Ölümünden yüzyıl sonra yaptırılıyor türbesi.Onun mezarı ise sekiz adet aralıklı sütunlarla yapılmış üstü kubbeli  bir yapı. Baktım türbede kimse dua etmiyor. Varsa yoksa dijital akıllı telefonlarla resim çekiliyor.  

Her iki şairin de ziyaret edenlerin çokluğuna baktım da Türkiye’de  hangi merhum şair ve alimimize bu derece değer veriyoruz,  düşünmekten kendimi alamadım. Mevlana Celalettin Rumi’den başkasını hatırlayamadım.

Ertesi günü sabah ilk işimiz 7-8 odalı üç katlı Kuşadasının eski  küçük konaklarına benzer  otantik otelimizin önünde bulunan Nasır ül Mülk’e gitmek oldu. Güneş vitraylı pencerelerden vurduğunda  rengarenk harikalar oluşturan salonunun en fazla rağbet gördüğü, bu  Selçuklular zamanından kalma Nizamiye medresesinin gizemli dershaneleri, odaları sizi bin yıl geriye götürüyor. Bizim gibi ziyaretçi olan bir neyzenin genç arkadaşları ziyaretçilere 20 dakikalık  gönüllü  konseri hafızamıza dışarı çıktık.Sonra ver elini  İrem Bağı.

İran’ın resmi parası riyal, ama ticarette tümen geçerli. Şu an 10 riyal 1 tümen ama tümenin ayrı bir banknotu yok.  Herkes tümen üzerinde alış veriş yapıyor ama kağıt parala hep riyal.Paralar bol sıfırlı. 100.000 Riyallik banknot yaklaşık 9 TL yapıyor. Cebimizde 500.000 riyalden fazla olmasına rağmen İrem Bağına girmek için ayak üstü kara borsa dolar bozdurmak zorunda kaldık. Müze girişleri, türbeler ücretli . Giriş ücreti  iki yıl önce yabancı turistler için yaklaşık 10 kat artırılmış. Yerli  turiste 3.000 tümen olan bilet size 20.000 tümen.

Yollarda ve bahçelerde ve hatta evde ark, kanal ve havuz/göl ile yapılmış su peyzajına hasret dostum Şiraz’da bunu fazlası ile giderdi diyeceğim ama iklim değişikliği ile gelen kuraklık  arkları, kanalları ve hatta havuzları boşalmasına neden olmuş. İrem Bağında da bunun en basit ama güzel estetik örneklerine şahit olduk. Ayrıca,  İrem Bağındaki nar ve portakal bahçeleri, asırlardır korunan ağaçlar, benzerini Avrupa’da gördüğüm devasa çit kesme sanatı insanı mest ediyor. Kadrajımızı defalarca buİrem bağındaki kareler için açtıktan sonra Kerim Han kalesinde  tanıştığımız Kaşkai Türkü olan taksici kardeşimiz Cafer ile Şiraz’ın yüksek tepelerine  tırmanmaya çalıştık, ama istediğimiz sonucu alamadık

Günün geri kalanını dünyaca meşhur Bazar-ı Vekil’de, pazarın dışında 2 ile 5 metrekarelik manav, baharat, bakkal, mini fırın  tarzı dükkanlarla çevrili caddelerde, ara ara dalışlarla Şiraz’ın arka sokaklarında geçirdikten sonra ertesi günü Pers İmparatorluğunun şehirleri Persepolis, Pasargad ve  Nakş-ı Rüstem, sonrada Yazd üzerinden İsfahan’a gitmek üzere Cafer ile sıkı bir pazarlık yaptık, ertesi günü erkenden buluşmak üzere ayrıldık.

Aynı dönemde yapılan Roma saraylarından daha ihtişamlı bir şehir Persepolis. M.Ö 518 yılında Daryus tarafından başlatılmış oğlu Xerves tamamlanmış şehir 125 dönüm üzerine kurulmuş.İslam tarihinde Kisra’nın sarayları denilince buranın kastedildiğini  yanımızdaki mimar dostumuzun izahları ile daha iyi kavradık. Apadana, Taraça, Kabul Salonundaki boyları 19 metreye, çapı  2 metreye varan sütunlar ve bu sütunlar altında 4800 metrekare varan  kapalı alanlar, tören geçit alanları, 3000 develik hazine ambarı ve nice yapılar. Ama hepsi  iki yüz yıl sonra buraları istila eden Makedon (Büyük) İskender tarafından yıkılmış. Nakşı Rüstem adı verilen kaya mezarlarına ise uzaktan bakıp doğruca direksiyonu Pasargad’a sürdük sürdük. Pasargad ise kazı çalışmaları yeni başlamış, tamamlanması onlarca yılı alacak Kral Kuruş’ (Cyrus) un kurduğu koca bir şehir.  Aracı Yazd yönüne çevirdiğimizde vakit öğleyi çoktan geçmişti ve yol uzundu.

Yolda Abarkuh şehri üzerinde binlerce  dönümlük fıstık bahçelerini geçtik ve çölleşmiş toprakları aştıktan sonra  Zagros dağları arasından Yazd’a ulaştığımızda hava yeni kararmıştı. Yazd’ta bizi Cafer’in arkadaşı Eskar mobileti ile karşıladı. Şiraz’a göre daha modern bir görünümü olan  dört bin yıllık Yazd şehrinde akşam ve yatsı namazlarımızı merkezi Jameh Mescidi’nde  Tebriz ve Zencan’dan gelen Misab, Mustafa ve Rıza ismindeki genç yazar-gazeteci ile cemaatle  kıldıktan sonra, Timurlenk’in valisi Şah Abbas tarafından yaptırılan çarşıyı dolaştık. Bilahare güzel bir anekdot olarak kalacak Derviş-i Zurhane’de geleneksel İran sporunun antremanını izleyip, aynı binada olan çapı 10 metreyi, boyu 25 metereyi geçen  ve o dönem tüm şehri besleyen devasa kuyuyu gezdikten sonra, dünyada en fazla Zerdüşt barındıran şehirdeki buna dair izlenimleri ve şehrin 55 km dışında bulunan kilisenin  endamını  başka zamana bırakıp İsfahan yoluna düştük.

Şehirden çıkarken Batıkent Çakırlar’da bulunan Türkiye’nin en büyük döner kavşağı büyüklüğünde tam altı kavşak geçtik. Yol boyu şahit olduğumuz yol ve asfalt kalitesinin ambargoya göre sağlanıyor olmasını İran’ın bir petrol ülkesi olmasına yorumladık.

İsfahan’da otelimize  akşam 11:00 gibi geldiğimize biz giriş yaparken, Cafer’le on sekiz saatlik birlikteliğimize de son verdik. Yedi yaşındaki ikizleri İrfan ve Kimya’ya Türkiye’den getirdiğimiz çikolatalarla selam  göndermemiz hoş bir tebessüme vesile oldu.

Dörtbahçe anlamına gelen “Charabakh” semti ve bulvarı ile başladığımız İsfahan  keşfimiz kuraklıkla aşırı bir  hüzne bürünmüşş  tarihi Si-O-Se köprüsü,  Chehel Sotoun Sarayı, Nakş-ı Cihan, Cami Mescidi, Ali Kapu, Bazar, Khaju Köprüsü ile devam etti. İsfahan’ın bende bıraktığı izlenim içinden Vlata(Prag) nehri akan doğunun Viyana’sı gibi görünmesi. Burayı görünce batıdaki şehir planlarına yansıyan geniş  cadde ve yeşil aalanların tarihi derinliğini kavradım. Bu arada bir ömürlük hayıflanmam depreşmedi desem yalan olur. Batı, şehirciliği bizim bin yıllık, iki bin yıllık şehirlerimizden iki-üç yüzyıl önce almışken biz 20. Yuzyılın, 21. yüzyılın kentlerini inşaa ederken acaba nasıl gaflette olabiliyoruz.

Şiraz’da rastlamayıp İsfahan’da gördüğüm beni şaşırtan diğer manzara, Chehel Sotoun sarayının duvarlarında gördüğüm içinde insan silüetleri olan dev  yağlı boya resimler oldu. Bu resimler içinde de en çok dikkat çeken ise 1821 yılında yapılan, Yavuz Sultan Selim ile  Safevi Sultanı Şah İsmail’i at üstünde gösteren Çaldıran’ın savaş meydanı. Resmin altındaki notta  ise Safevilerin savaşı kaybetmesini- resmede yansıyan- Osmanlıların  tüfeği kullanması olarak belirtmesi olark yazması dikkate değer.

Bir ülkenin kimlik kartında yemeklerin özel bir yeri vardır. Tavsiye alıp fırsat buldukça denediğimiz İran   yemekleri arasında en lezzetlisi yol üzeri Safaşehir’de bağdaş kurarak yediğimiz koyun etinden yapılan  ve pilavla servis edilen “gulu gust” başta gelir.  Diğer güzel bir yemek işe yine içinde koyun eti olan “aş”.  Bizim adanadan devşirme gibi duran beryan ise bizlerden pek geçer not almadı. Çorbalardan “dizhi” denemeye değer.

İsfahan halkının Şiraz’a göre daha kültürlü ve zengin göründüğünü, Şiraz sokaklarında gördüğümüz günlük nafakasını temin için birkaç eski ayakkabıyı satmaya çalışan veya sokak arasında ayakkabı diken gariban yaşlıları  görmediğimizi belirtmek isterim. Bunun yanında,  dünyanın en büyük şehir meydanının olduğu Nakş-ı Cihan’ı çevreleyen çarşıdaki binlerce dükkana, el işi eserler yetiştirmeye çalışan atölyelerin İsfahan’a ayrı bir zenginlik kattığına şahitlik ettik.

İran’da kadınların  belki %90’dan fazlasının kural gereği şeklen baş örtüğünü bilmeyen yoktur. Bununla beraber erkekler dahil kahir çoğunluğun siyah ve tonlarını seçmesi ayrı bir giyim tarzı oluşturuyor. Siyah özellikle kadınları salaşlıktan kurtarırken, zaten esmer tenli olan erkekleri pek de açmıyor.

İsfahan’ı ve önceden Tahran’ı görmesem İran Türkiye’nin 30-40 yıl gerisinde derdim. 40 yıllık ambargoya rağmen bu iki şehirdeki  düzen bu farkın çok da  o kadar olmadığını, hatta ülkeye mahsus bir tarz oluşturduğunu söylemek mümkün.

Konuşma şansı bulduğumuz insanların ülkenin kaynaklarının uluslararası politika gereği Suriye, Lübnan, Yemen, Irak gibi ülkelere gitmesinden rahatsız ettiğini, ikili diyaloğlarla anlayabilirsiniz. Bununla birlikte sistemi ayakta tutan, gidişatı koruyan zinde bir kitlenin de olduğukavramanız zor değil.

40 günlük Kerbela’yı ve Hz Hüseyin’in anma Muharrem etkinlikleri kapsamında şehrin neredeyse her caddesine konulan ve gün boyu marş, ağıt ve naatlar çalan, çay ve yiyecek dağıtılan  standlar ise bize bu propoganın kime karşı olduğunun sorgulmasına itiyor.  Zihni açık İranlılara emperyalist güçler İslam topraklarında cirit atarken,  farklı etkinlikler düzenlenmesi gerekmez mi diye sormak lazım. Belki de vardır, kim bilir…

Fransız’dan Peugeot,  Renault; İsveç’ten  Volvo ve Scania, Japonya’dan Mazda’nın telif haklarını alıp kendi otomobil ve  kamyonunu üreten İran, 40 yıllık ambargoya rağmen kendi sanayi ve teknolojik düzenini dünyadan 15-20 yıl geridende gelse  kurmuş görünüyor. Bu düzenle belirli bir gelişmişlik seviyesini yakalayarak, aynı Türkiye gibi derin  tarihi ve bölgesel bir aktör olma vasfını korumuş görünüyor.  

Görüştüğümüz insanların bizim Türk olduğumuzu anladıklarında, hissettiğimiz samimiyet ve sıcaklık zaten nüfusunun 25 milyonunun Azeri, 1,5-2 milyonunu Kaşkai ve diğer  Türk boylarından  olduğunu düşündüğümüzde toplamda iki ülkenin 160 milyonluk  nasıl bir ekonomik ve siyasi bir güç olabileceğinin emarelerini veriyor, keşke tarih boyunca iki ülke çatışmasız, soğuk bir rekabet yerine, güçlü bir işbirliğini deneyip, gerçekleştirebilse dedirtiyor. Özellikle her iki ülkeye ayrı ayrı giydirilmeye çalışılan,  içine tuzak bombaların yerleştirildiği   Sünni ve Şii  kutuplaşma ve liderlik dolduruşlarının pompalandığı şu günlerde bu zihin açıklığına ve işbirliğine halkların ve ümmetin ne kadar çok ihtiyacı var.