GIYBET

ŞEVKET TANDOĞAN

 

 

            Din ve dünya hayatımıza büyük zarar veren, ruhumuzu kemirerek içimizi karartan, dolayısıyla mâneviyatımızı tahrip eden; yalan, riya, haset, cimrilik, tecessüs, ve fitne gibi hastalıklardan birisi de GIYBETTİR.

            Sosyal hayatımızda oldukça yaygınlaşan ve neredeyse normal addedilen dedikodu-çekiştirme denilen bu kurt; dostluk ve kardeşlik ilişkilerimizi kemirmekte, hatta çökertmektedir.

            Eskiden daha çok kadınlar arasında görülen sokak dedikoduları, son zamanlarda maalesef erkekler arasında da magazin gibi revaç bulmuş durumdadır.

            İki veya daha çok kişi arasında, orada bulunmayan savunmasız bir kardeşinin aleyhinde, onun hoşlanmayacağı şekilde konuşmak suretiyle, din ve dünya işleriyle ilgili ayıplarını söylemekGIYBETTİR. Bu tarz konuşmaları tasvip mahiyetinde dinleyip onaylamak veya karşı çıkmamak da aynıdır.

            Söylenen çirkin şeyler kişide bulunması halinde gıybet, bulunmaması halinde iseİFTİRADIR. Ancak kardeşinin kusurlarını dostane bir üslupla dile getirerek, onu hatadan kurtarmaya çalışmak gıybet olmaz. Ayrıca günahı âşikâr işleyen pervasız kişilerin hata ve ayıplarını eleştirmek gıybet değildir.

            Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de, Hucurât süresi 12. ayet’te, Meâlen: “… Ve hiç biriniz diğerini gıybet etmesin. Hanginiz ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever? Elbette bundan tiksindiniz. Öyleyse bunu yapmayın ve Allah’tan korkun…” buyurmuştur.

            Normal akıl, mantık ve din çerçevesinde gıybetin çirkinliği ve tiksindirici bir illet olduğu gayet açıktır. Zira aleyhinde gıybet edilen kişi, orada bulunmadığı için, hakkında söylenen sözü bilmek ve kendini savunmak imkânından mahrumdur. Bu sebeple de yukarıdaki ayette belirtildiği gibi, o kişi “ölü hükmündedir.” Hem de “kardeş bir ölü.”

            Her kes kabul eder ki, böyle ölmüş sayılan bir kardeşinin kötülüğünü söyleyip; haysiyet ve şerefine saldırmak, onu aşağılamak: Bir ölünün etlerini hırs ve iştahla parçalayıp, severek yemek gibi bir canavarlıktır. İşte ayette vurgulanan gerçek budur.

            Gıybet, dedikodu ve çekiştirme öyle tehlikeli, öldürücü bir hastalıktır ki, bunu iyi teşhis edip kavramadıkça paçayı kurtarmamız mümkün değildir. Hz.Îsâ (a.s.) bir gün eshabına dedi ki; “Siz avret yerinin bir kısmı rüzgârdan açılmış bir adam görseniz ne düşünürsünüz? Onun üzerini örter miydiniz?” Oradakiler “Evet” dediler. Hz.Îsâ (a.s.):”Halbuki siz avret yerinin kalan kısmını da açıyorsunuz.” Buyurdu ve şöyle devam etti: “Yanınızda bir kimseden bahsedildiği zaman, hemen onda olan kötü şeyleri söylemiyor musunuz?  İşte siz onun avret yerinde kalan örtüyü açıyorsunuz.”

            Bir gün giderken rastladıkları köpek ölüsüne havariler:”Ne pis kokuyor?” deyince, Hz.Îsâ: “Dişleri bembeyaz.” Demiştir.

 

            Gıybet, dedikodu ve çekiştirme tabir edilen şenî illetin fenalığını daha iyi anlamak için, iki cihan serveri Hz.Peygamberimize kulak verelim: “Mîraca çıkarıldığım gece bir topluluğa rastladım. Sağ ve sol yanlarından etleri kesiliyor, sonra kendilerine yediriliyordu. Kardeşlerinizin etini yediğiniz gibi, etlerinizi yiyiniz deniliyordu. Ben “Yâ Cebrâil! Bunlar kimlerdir?” Diye sordum. Cebrâil (a.s.): “Bunlar senin ümmetinden, insanların ayıp ve kusurlarını arayan, onları başkalarına söyleyen, gıybet edenlerdir.” Dedi.

            Yine Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuştur ki;

            “Kıyamet günü kula amel defteri verilir. Orada kendisine ait olmayan sevaplar görür. O kul: “Ya rabbi! Bu sevaplar bana nereden geldi?” diye sorar. Cenab-ı Hak: “Bunlar, sen farkında olmadan, insanların senin gıybetini yapmalarına karşılıktır.” Buyurur.

            Bu Hadis’ten de anlaşılacağı üzere; esasen gıybet ve dedikodu edenler insan eti yerken, diğer taraftan da o kişinin günahını alıyorlar ve farkında olmadan ona sevap kazandırıyorlar.

            Nitekim büyük âlim ve fakih Hasan-ı Basrî Hazretlerine bir adam gelip, “Falan kimse senin gıybetini yapıyor.” Deyince; Hasan-ı Basrî de o gıybet eden adama bir tabak hurma hediye gönderip, şu notu iliştirmiş:“Duydum ki sen sevaplarını bana hediye etmişsin. Buna karşılık ben de sana bu hediyeyi gönderiyorum. Ancak benim hediye, senin hediyenin tam karşılığı olmadığı için beni mâzûr gör.”

            Akl-ı selim sahibi olgun insanlar, zaten kendi işleri ve kusurlarıyla meşgul olmaktan, başkalarını gıybet etmeye fırsat bulamazlar

            HÜDÂYA EMANET OLUN.