Gazi Mahallesi, Çarşamba’ya Uzak mı?

Tarık Sezai Karatepe

Gazi Mahallesi, Çarşamba’ya Uzak mı?

 

Acı ile yoğrulan bir gündü, 12 Mart 95! Dost meclisinde çayını yudumlayan yarenler, çaprazlama bir kaosa sürüklendi, o akşam.

3 kahve, 1 işyeri… 22 beden… Sönen ocaklar, tarihe düşülen notlar, hedefsiz yeminler…

Kan aktı, kana kan karıştı, kan kan ile yoğruldu… Kansızın mermisiyle toprağa düştü canlar… Masum, bihaber, masa başında, takatsiz…

İskemleler, bedenleri daha fazla taşıyamadı. Kırıldı, kolu kanadı… Duvardaki saat şahit oldu, simetrik harbin asimetrik etkisine…

Cenazeler kalktı, cenazeler karıştı birbirine. ‘Taramalı’ derler, taradı bir daha!

Ne vakit Alevi-Sünni, Türk-Kürt kaynaşsa, bir hal olur ve şaşırtan sloganlar çınlatır ortalığı.

Kurşun sıkan, nara attıran, kortejde en önde yürüyen… Tanıdık yüzler orkestrasıdır, bugünlerde ipliği pazara çıkan…

Bürokraside, aristokraside köşe başını kovalayan… Çorum’dan, Maraş’tan arta kalan….

…………………..

Yeni değildi bu! Diyarbakır’ın kanı kurumadan Dersim’e yönelmişti, kahreden acı! Munzur Çayı kan akar, haftalarca…

“Gelin el ele verelim! Ne Kitap kalacak ortada, ne Ehl-i Beyt!” diyen Piran Yürekli Adam’a kulak tıkamıştı, erenler!

25’te yalnız bırakan, 37’de yardımsız kalır. Terk eden, terk edilir. Sıra ona gelir, susunca!

Tehcir’i yaşadı Anadolu! Büyükşehre göçenler, anılarını bıraktı, acılarına tuz bastı yıllarca. Yeter ki yeni düşmanlıklar peyda olmasın, aydınlık yarınlara yürüsün kuşaklar…

Zinde güçler, taze gençleri görür de durur mu! Örgütler bayrak astı Gazi’ye, Ümraniye’ye, Alibeyköy’e…

“Gitme oğlum, yapma kızım! Bu adamların ne örfü örfümüze, ne kitabı kitabımıza uyar!

Hazret-i Ali bunun için mi savaştı? Cafer bu sebepten mi gitti Habeşistan’a? Ebu Cehil’in elçilerine bu yüzden mi meydan okudu?

Bizim Zülfikar’ımız zalimlere kalkar. Düldül’ümüz müşriğin tepesine basar; Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te... Yakışmaz, kardeşi kardeşe kırdırmak.

Haram saymış Yüce Kitap, kınamış Kutlu Önder! Hani Cenkname okurduk; Hozat’ta, Pülümür’de! Huzurla dolardı içimiz!

Şimdi siz yok sayıyorsunuz dedenizi! Çiğniyorsunuz beni. Ömrüm yetmez belki, açıklayım her şeyi:

Efendimiz namazda şehit edildi. İçimizden kimileri: ‘Bizim namazımız kılındı!’ diyorlar. Ya yemek yerken dünyasını değiştirseydi, ‘Bizim yemeğimiz yenildi!’ mi diyeceklerdi?

Ali Önderimiz, Ben-i Kaynuka Yahudilerinden 400 hain erkeği, -Zübeyr ile birlikte- neden ortadan kaldırdı?

Çünkü Ben-i Kaynuka, ihanetleri yetmiyormuş gibi, Medine’de Müslüman kadının başörtüsüne saldırdılar, aşağıladılar onu!

‘Biz duymadık!’ diyeceksiniz. Duyurmazlar tabi, müfredatta yok!

‘Alisiz Alevilik’ derler, kanmayın sakın onlara! Önce İlmin Kapısı Ali’den koparıp, sonra CIA’ya bağlamaktır, hedefi!

Var mı Ali’de, içki, kumar, flört, düzene boyun eğmek, körü körüne itaat…!

‘Dede çok ileri gittin!’ diyeceksiniz. ‘Dedeyim ben, cesaretim Cafer-i Sadık’tan!’

…………………………

“Başınız sağolsun, Yaradan taksiratlarını affetsin! Acılar paylaşıldıkça azalır!

Alemlerin Efendisi, ‘Bizim derdimizle dertlenmeyen bizden değildir!’ buyurdu, 14 asır önce.

“Siz de kimsiniz!”

“Bu şehirden, Istanbul’dan. Az ötede Çarşamba’dan. Şaşırmayın kıyafetimize. Karadenizli hocamız alim kişidir. Yutmuştur ilmi, ondan öğrendik irfanı!

Biz direndik, karşı koyduk çağın jakobenine. Siz ise zamanla koptunuz, Mübarek Kaynak’tan.

Canlar yitirdiniz, kolay değil. Zannetmeyin ki, düştüğü yeri yakar, ateş. Biz de üzüldük, biz de. Bizim de yüreğimizden koptu bir parça.

Gazi Mahallesi ile Çarşamba, kaynaşsın isteriz. Kavuşsun ellerimiz. Farzedin biz Evs, siz Hazreç. Biz Ensar, siz Muhacir!

Ancak bu yolla kurtulur tüm dertlerden! Ülkemiz, milletimiz!