Çok mu abarttım?

Şakir Arıkan

Çok Mu Abarttım?

 (Richmond/LONDRA) Ne zaman  bir Avrupa şehrine gitsem, tarihi sıradan vatandaşa sevdiren kişi olarak nam salmış popüler tarihcimiz İlber Ortaylı"nın bir  tespiti aklıma gelir. Etrafa bir de o gözle bakarım. Şehrin imar planı , binaların şekli,  yapılış tarihi merakımı celbeder. İlber Ortaylı,  iki sene önce Pursaklar Belediyesinin düzenlediği Şehircilik Sempozyumunda katlımcılar ile  paylaştığı tespitinde şöyle demişti: “Londra"da 400 yıl, Paris"te 300 yıl, Viyana"da 200 yıl önce ölmüş bir kişi, mezardan kalkıp hiç kimseye sormadan kolaylıkla evini bulabilir. Şehir olduğu gibi korunmuştur,  ama Türkiye"de 30-40 yıl önce ölmüş bir kişi bile evini bulmakta zorlanır.”

İlber Ortaylı"nın, şehirlerin derin  tarihe dayalı bir kültürün, yaşayan kalıcı temelleri olması gerektiğine ilişkin bu olgusuna şahit, Avrupa şehirlerine seyahatlerim oldu. Londra da, defalarca geldiğim şehirlerden birisi.

İş nedeniyle, ard arda geldiğim Richmond ise, Londra"nın on beş kilometre uzağında önemli rekreasyon alanlarına sahip bir semt. Bu semtin sokakları da, binaları da  XVI. ve XVII. yüzyıl  İngiliz şehirciliğini yansıtıyor. Ortasından Thames Nehrinin geçtiği Richmond,  içinde hala geyikleri bulunan parkıyla da meşhur. Geyik avının tarihi, XIV. Yüzyılın başlarına kadar gidiyor. Richmond Park,  2500 dönümlük geniş bir alanda yüz yıllık ağaçların altında insanlara güzel bir dinlenme ve gezinti imkanı sunuyor. Gezerken, özel korumaya alınmış ve sayısı 650 olduğu söylenen geyik sürüsünden biri veya bir kaç tanesi karşınıza çıkabilir.

Klasik dar sokaklar ve her yaya geçidinde asfaltın üzerine yazılmış “sola bak”, “sağa bak” uyarıları. Burada kaldığım dört gün boyunca yağmur yağdı. Devasa Richmond Parkı"nın dibinde, 1620 yılında yapılmış gösterişsiz, sıradan bir bina olan otelden, bir kilometre kadar yürüyerek gittiğimiz toplantı yeri arasında yağışa rağmen çamur görmeniz mümkün değil. Bunu ülkenin geneli için söylemek  mümkün.

16 milyonluk  metropolitan Londra"nın dibindeki bu semtte,  yüz yedi yıl önce belediyelik olmuş, adını aldığı çayın sağına ve soluna yerleşmiş Çubuk geldi aklıma, hayata gözümü açtığım, büyüdüğüm şehir. Pursaklar geldi aklıma, her gününü yaşadığım şehir. Her zaman yaptığım gibi zihnimin derinliklerinde karşılaştırmalar yaptım, mühendis duyarlılığına dayalı benzeşik hayaller kurdum.

Bu bölgeyi, av amacıyla kullanmaya başlayan Kral VII. Henry ile  aynı yüzyılda Özbek Emiri Timur"un ordusundaki filleri sakladığı ve düne kadar “yeşil”  önadı ile anılan Çubuk ve Richmond. O tarihte ikisi de köy ve çevresi doğa harikası ormanlarla çevrili.  

Avrupa"da özellikle şehir merkezlerinin bir ruhu vardır. Ruhunu seversiniz veya sevmezsiniz. Şehrin bir kültürün eseri olduğunu hemen anlarsınız. Kültürünü beğenir veya beğenmezsiniz.  Şehri yönetenlerin ve yaşayanların uyması gereken yazılı kurallar vardır ve de yazılı olmayan. Şehri yönetenlerin, yönetmeye aday olanların, şehircilik adına sahip olması gereken vizyonu vardır, tarihe sahip çıkması gereken, bir birikimin, bilginin eseri. Yoksa bu kadar tarih nasıl korunur, yaşayanların damarlarına farketmeden serkedilen.

Tarihi olarak nitelendirdiğimiz, yaşı yüzyılı aşmış bina sayısı sadece “on üç” olan Çubuk. Yakında bu on üç evden de eser kalmayacak, korumaya alma programı başarılı olmazsa. Aslında iki semt/ilçe arasında bugün için karşılaştırılamayacak kadar büyük fark var,  ama Çubuk"un da hem kendi halkı, hem de Ankara için önemli bir rekreasyon potansiyeli oluşturduğunu düşündüğümüz de bir  benzeşiklik kurmakta da zorlanmazsınız. Gerek benzetme örneklerle  geliştirmek, gerekse  orijinal yeni projeler oluşturmak için şehri yönetenlerin birikimli, araştırmacı ve açık fikirli olması gerekir.

Beklentilerimi çok mu abartı bilmiyorum ama, benzeri olmayan güzel ülkemde şehirleri yönetmeye aday olanların da, bu vizyona sahip olması  en içten dileğim.