Bruney - Burma; Çankaya - İsmetpaşa!

Tarık Sezai Karatepe

 

“Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler…!”

Gözünü uyku tutmuyor; siyah ipliğin beyaz iplikten ayrıldığı bereketli saatlerde, semayı seyrediyor; geçen onca yılın muhasebesini yaptıkça kahroluyordun. Seneler film şeridi gibi geçiyordu, gözünün önünden. Yirmi beş yıl, ter akıttığın, göz nuru döktüğün kutsallarına(!) hayıflanıyor, en çok da gençliğinin baharında dinlediğin:

“Bizim de yüksek yerlerde, selamımızın geçtiği adamlarımız olsun; çağ ne gerektiriyorsa onu yapalım; hem, dünya bize emanet edilmedi mi? Önemli makamlara gelmedik de ne oldu, ezilen yine biziz; ama artık buna bir son vermeli; biraz da bizim borumuz ötsün; gün ola, harman ola….!”

Vecizelerinin(!) etkisiyle, o tabeladan bu tabelaya koşup durmuş; bir yerde karar kılamamıştın. Vazife üstüne vazife alıyor; gece yarılarına kadar ölgün ışık altında notlar tutuyor, gayeni vakfediyordun.

Saf ve engin bakışınla hayatı toz pembe görüyor, ideallerinin hayalini kuruyordun; seninle koşanların bir kısmının garip tavırları hiç dikkatini çekmemişti; isteklerinin gerçekleşmemesini strateji farkına bağlıyor; özeleştiriye fırsat verilmeyişini, teşkilat disipliniyle açıklıyor; insan kaynaklarının heba oluşuna bir anlam veremiyordun.

İçindeki "ben" fokur fokur kaynıyor, tam da veryansın edecekken: “Her şey birdenbire olmaz ki, yavaş yavaş; hem sonra, zafere değil, sefere memuruz; ne acelen var ki!” tesellisiyle kış, bahara kavuşuyordu.

Hizmet sektöründe sahadayken, siyaset kulvarından uzak tutuluyor; “Görevi, ehil olana veriniz!” emrine, çağlar sonra "hemşehrilik" şartı ekleniyordu. Taşlar yerine oturuyor; zihin bulanıklığın, yerini billur düşünceye bırakıyor, sana ilgisiz kalmalarının sırrına vakıf oluyordun;

“Yaban”dın.

Bütün etiketlerinden koptun sonunda; zihin devrimi, yüreğinde volkan misali kaynıyor; yeni bin yıl, senin ellerinde şekilleniyor, yarınlara yürüyordun. Daldın yine, maverada bir yerlere götürdü gözlerin:

“Yerküre, insanın iktidar alanı… Bir yolunu bulup, refahın devamı için eli silah tutanlarla; zemheri soğuğunda titreşen karıncalar misali, birbirine sokulan kitlelerin varolma mücadelesi, üzerine güneş doğan her şafakta sürüyor.

Yüz yıl var ki Basel planı, az ama etkili kadrolarla hayatı felç ediyor. Önce ortak bir ad bulundu, kuzeyden güneye hakkı gaspedilenler, varoşlardan başkentlere yürümesinler diye! Bu tılsımlı ad, beş kıtada aynı: Polizaı, police… ve yerli versiyonu.

Nasibine kutsal mı kutsal sınırlar düştü, Çörçil cetveliyle çizilen. İzmler, vadederek böldükçe böldü; güçsüz bırakılan kitleler, bir de sınır boylarında parçalı ailelere dönüştü. İnsanın yüreği iki yüz altıya ayrıldı; her parçası bir dağın ardına, bir nehrin öte yakasına savruldu. Bununla da kalmayarak, bir de kendi içinde "böl, parçala, yut" taktiği, halkları bir kez daha canevinden vurdu. Koca yüz yılın dramıydı bu.

Oysa, Yaradan"ın insana en büyük imtihanı, emeğin hakça bölüşümü.  Daha ışığı görmeden haklarla donatılan insana, "Ana-babanın aleyhinde bile olsa, adaletten ayrılma; komşusu açken tok yatan bizden değildir; insanların en hayırlısı, başkalarına faydalı olandır; işçinin hakkını alnının teri kurumadan ödeyiniz" evrensel mesajı sunuldu.

Haklılar zayıf düşüp, yeryüzü iktidarını legal-illegal çetelere terk ettikleri günden bu yana, "eşkıya dünyaya hükümran oldu." Kaçınılmaz akıbet, musibet halinde dalga dalga yayıldı coğrafyaya. Kuşatılan insana, ortak yaşam biçimi lazımdı: Sekülerizm.

Bireyci hayat için önüne ne çıkarsa ezmeli, pazar payı daima tekelci sermayenin olmalı; tarladan çıkan, kabzımal marifetiyle fiyatını beşe katlamalı; çiftçi, toprağının ırgatı olmalı…

Özel eğitimli ithal liderler(!), sınırları korumak bahanesiyle, komşu köye ateş açmalı; terör bir endüstri, hatta geçim kaynağı olmalı; "gün olur, oyun bozulur" diye de, "bizi arkadan vurdular" masalı dillendirilmeli.

Yoksa, Rio"daki karnaval kurbanı: “Yetti gayri, daha çocukken kopardınız beni ailemden; ömrüm, meze sofranızı süslemekle geçti; yıllar var ki karın tokluğuna yok ettiniz gençliğimin baharını!” diyerek, aralarına utanç duvarı örülen ailesine koşsa…

Coğrafyamın nadide köşesi Burma"yı yüreğinin dip dalgasında hissetmek, insan olmanın ön şartı. Oysa yüz binlerin, bir kaç saatte yer ile yeksan olduğu topraklara henüz iki saat ötedeki Bruney, dünyevi refahın kalesi. Yaşarken, zevk adına ne lazımsa ayaklarına serilen utanç tezgahı.

Bruney sultanına: “La yüs"el değilsin! Burma, Okyanus"a karışırken, kim adına, neyi temsil ediyorsun?” deyip haddini bildiren, henüz siniri alınmamış bir halk önderi çıksa…

“Seni İtalyalardan bulup buluşturup bize musallat ettiler; papa, seni takdis etmiş; sen de, coniyle el ele vermiş, halkına soykırım uyguluyorsun; hesabı yakın!” diyen Kandaharlının diş gıcırtısı, işbirlikçinin sabah keyfini kaçırsa…

Beyaz Saray"a birkaç mil mesafede, sokaklarında lağım akan semtlerin zenci yüzleri... Çağlar öncesinde, kolları ve bacakları çaprazlama kesilen Firavun"un kölelerini hatırlatıyor.

“Atalarımın sahip olduğu en değerli toprakları aldınız; ellerine Bozulmuş Kitap"ı verdiniz; okyanusta soyumu tükettiniz; sağ kalanların torunlarından biri özünü buldu; demir yumruğuyla, ringleri "turuncu"lara dar etti.

Öteki, halkına sırt döndü; “Dersini almış da okuyor ezber” şimdilerde Büyük Beyaz Reis olacakmış; "Ben de, Pers ülkesini yok edeceğim" diyormuş. Sakın denemesin, Romanya"nın Çavuş"u şimdi nerede, bir düşünsün!”

Diğerine de, “Hariciyeci olmak için ne tavizler verdin, kin damlıyor yüreğinden; değer miydi bütün bunlara; dön, yol yakınken!” dese….

Zaragozalı demirci ustası, “Vaktiyle, gül medeniyetimiz varmış; gül alırlar, gül satarlar / gülü, gül ile tartarlar / gülden terazi yaparlar / pazarımız güldür, gül! şairinin ilham kaynağıymış buralar. Onlar gitti; soykırımdan kurtulan bir avuç azınlığız şimdi.

El yazması kitaplarda okudum: Sömürgeciler, önce ismimizi, sonra kıblemizi değiştirdiler; lakin, güneş balçıkla sıvanmaz, mızrak çuvala sığmaz; gemileri yakıp, şehadeti seçen ecdadımızın izindeyiz; Bask"ta, Madrid"de, Kurtuba"da, Sevilla"da… tarihi köklerimizi bulduk sonunda…

 Eskisinden daha güçlü geliyor; dünün hatalarından ders alarak yere sağlam basıyoruz; özgürlüğümüz, sadece bizim değil, ezilmiş tüm halkların kurtuluş günü olacak; bundan böyle Ege kıyılarında mülteci gemileri batmayacak. Ensar terbiyesi almışız, muhacirdir gardaşımız.

“Yeryüzü geniş değil miydi?” emri, hayat bulacak, buralarda. İber yarımadası, esenlik yurdu olacak; “mazluma dini sorulmaz” ilkesiyle kucak açacak beş kıtaya, üç okyanusa… Yaradan"ın, insana doğuştan verdiği haklara kimse dokunmayacak; üç bin ana dil, muhterem sayılacak; dünyanın çekim merkezi olacak, buralar.” müjdesini haykırsa…

Yüz bin avukattan biri, neden tapu dairesine uğrayıp, Çankaya"nın dününü sormaz? Halbuki, İsmetpaşa"da bir Roman kahvesine girip, “Siz bu ülkenin gerçeğisiniz; düne dair hatırladığınız ne var; nerden geldiniz; neden burayı seçtiniz?

 Onların uçakları, sizin at arabalarınız var; gelin, el ele verip, gaspedilmiş mülklerinizi kurtarın; bu dünya size dedelerinizden miras değil, yarınlarınıza emanettir…” destansı yürüyüşünü taçlandırsa…

Yeni liderlik; yüreği evren kadar geniş, ufuk yolcularının ellerinde, başkentlere:  “Böyle gelmiş, böyle gitmez!” ihtarını çekecek; arkasına düşülen değil, koluna girilen lider, bayramlığıyla idamlığını gururla taşıyacak!