Akıncı, Bir Anadolu Hıncı!

Tarık Sezai Karatepe

 

 

Üç maymunu oynayan şehir şempanzelerine inat, alanları dolduran bir diyalektiğin adıydı Akıncı. ‘Görmedim, duymadım, konuşmadım’ın fayda vermediği  Gün’de, kalbinin sesini dinleyendi.

Bir zemheri şafağında, Deli Petro’nun torunları ‘medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar’la, ölüm bulutları yağdırdığında Kabil’e…

Gücünün yettiğince, elinin erdiğince, dilinin döndüğünce’ yanı başında olandı; Herat’ın, Hayber’in, Kandahar’ın…

Zaman mekan perdesi kalkmış aradan, mazlumların yardımcısıdır Yüce Yaradan… Su yolu olmuş Konya ile Gazne, Siirt ile Celalabad…

Kınalı yiğitlerin haberi gelir, Hindukuş’tan Anadolu’ya… Acıya değil sevince talip. Gelir bir anda şehadetin müjdesi.  Ayrılık değil, düğün gecesi.

Şeksiz şüphesiz bir uğurlamadır, Kutlu Yolcu’yu. Bilinmez mezarı. Pamir dağları kucak açar, kıyamete dek. Kar suları yıkar, pak bedenini. Hanzele bir yürektir, Hamza bir bilek…

Bedeniyle değil, ruhuyla vardır Anadolu’da… Gezer çarşıları, arşınlar sokakları; şehadetin tadıyla… Türkçe bir niyazdır, Kürtçe bir davet; geride kalanlara…

Antakyalı bir önderdir, çağlardan çağlara: “Ne olurdu kavmim bilseydi, Rabbimin beni bağışladığını ve beni kendilerine ikram edilen kullarından kıldığını…”

Pilli radyo asılır, yörük damlarına, efe kapılarına, muhacir çarşılarına. Hayber’den gelen haberle acı, umuda dönüşür; yılgınlık, heyecana. Kuvvet gelir dizlere, ruhların bayramıdır Süleymaniye’de…

Akın akın sokulurken düşmana, eski bir fitne yayılır vatana:

‘Girmeden tefrika bir millete düşman giremez / Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez!’

Bereketi azalmıştır gaza’nın. Şaha kalkmıştır, nefisler. Gurur sarmıştır, her yanı. Dost ateşi(!)dir bu kez, can evinden vuran. Eser kalmamıştır mertlikten, düşmanı kıskandıran…

Anadolu ‘binlerle’ yapmıştır vazifesini. Her köyde, her mezrada bırakır nefesini.

…………………..

Döner Akıncı, anlatacak çok şey var:

“Bir sabah, pusu atarken Moskof’a; ne de acınacak halleri vardı, kimle savaştığını bilmeden… Meğer, Cumhuriyetlerden toplamışlar…

Duyunca cephede ezan sesini, koşarcasına geldiler yanımıza, o hızla. Kimi Uygur, kimi Kırgız, kimi Özbek, kimi Tacik… Cephede kucaklaştık, kardeş olduk sonunda.”

Bir başkası:

“Esir aldınız beni, öldürsenize. Çar olaydı, komazdı hiçbirinizi sağ salim. Ama siz farklısınız anlaşılan. Öğretin Tevhid’i. Kaldıralım, engelleri aradan.”

İşte böyle bizim günlüğümüz, yazmaya ne hacet. Melekler kayda geçti, hatırası soğumadan.

Yürüdük çok geçmeden. Bir kısmımız Keşmir’e! Hindu, vurur da vurur. Soykırımdır yaşanan.

Kimimiz Travnik’e, Bihaç’a, Goradze’ye, Saraybosna’ya… Evlad-ı Fatihan’a!”

“Dilini bilmediğiniz bir Kıta’ya mı?”

“İnsan diliyle konuşmaz, konuşur yüreğiyle. Fatih, Sırp’tan aldı; Hırvat’tan korudu, Bosna’yı. Fetih, davetle yapılır, çağırır zulme uğrayan. ‘Gelin kurtarın bizi. Dedelerimizden emin bulduk, çünkü sizi!’

Çağlar üstü Çağrı’dır, ebed müddet bir kıyam. Kimimiz bedeniyle oradaydı. Kolundakini sıyırdı, kimimiz. Boynundakini söktü attı bazımız.

‘Gidemiyorum madem, bir Bosnalı un alsın, şeker alsın bununla!’ Akıncı’nın kızı kızanı, çer çocuğu, evlat iyali… Üsküdar, Saraybosna’dır. Beykoz, Goradze.

Seherlerde açar elini, sesine ses katar bir yetimin. Bir öksüzün okşar başını, bu uğurda örnek alır Alemlerin Sultanı’nı.

…………………….

Lakin, güvenmemeliydi Nato’ya. Teslim etmemeliydi Hollandalıya. On bin şehitle bir başına, Srebrenitsa.

İnanmamalıydı emperyal basına. Çorbada tuzu olmayan, kopardı yaygarayı: ‘Nerde Bosna paraları!’

Sormalıydı onlara: ‘Kimden yanasınız?’

Beddua etmeliydi yürekten: ‘İnşallah yanasınız!’

Döndük geldik Bosna’dan. Aklımız orda kaldı. Yüz binlerce yetime, artık hami Papaydı(!) Hem neslini kurutup, hem de saldı misyoneri.

……………………

Ali İzzet’ti önderi, sevgi dolu lideri. Göçüp gitti dünyadan, kutlu bir inat kaldı. Şehitler kervanına nerdeyse ramak kaldı.

Ne ırk, ne dil, ne renk! Zalime karşı, mazlumdan yana!

Urumçi’de yükselirken dumanlar, Çağlayan ayaktadır, bir Temmuz akşamında. Lafını yapanlar otururken evinde; Akıncı’dır çağlayan, Çağlayan Meydanı’nda