• BIST 1.201
  • Altın 486,734
  • Dolar 7,9268
  • Euro 9,3724
  • Ankara : 24 °C
  • İstanbul : 21 °C
  • İzmir : 24 °C
  • Trabzon : 20 °C
  • Antlaya : 0 °C

ÇUDEF’DEN ‘ŞAH KALENDER VELİ TÜRBESİ’NDE ANMA PROGRAM...

23.09.2020 21:05
ÇUDEF’DEN ‘ŞAH KALENDER VELİ TÜRBESİ’NDE ANMA PROGRAM...
ÇUDEF ve üye dernekler tarafından, Kültürel Faaliyetleri kapsamında Sele Köyü’ndeki Şah Kalender Türbesi ziyaret edilerek Seyyid Kalender Veli ve Seyyid Suvam Fakı Hazretleri kabri başında anıldı...

Şuayip YAMAN 

 

ÇUDEF ve üye dernekler tarafından, Kültürel Faaliyetleri kapsamında Sele Köyü’ndeki Şah Kalender Türbesi ziyaret edilerek Seyyid Kalender Veli ve Seyyid Suvam Fakı Hazretleri kabri başında anıldı... 
 

Çubuk ve çevresindeki 57 derneğin bir araya gelerek oluşturduğu Çubuk Dernekler Federasyonu (ÇUDEF) “Kültürel Faaliyetler” çerçevesinde her yıl geleneksel olarak düzenlediği ve geçtiğimiz yıl 12.’si düzenlenen “Aşure ve Birlik” günü etkinlikleri bu yıl salgın nedeniyle gerçekleşemedi. 

 

Çubuk Dernekler Federasyonu (ÇUDEF) tarafından ilçeye bağlı Sele Mahallesi'nde, Horasan erenlerinden Şah Kalender Veli Türbesi’nin bulunduğu bahçede gerçekleştirilen programa kısıtlı sayıda dernek üyesi ve davetli katıldı. 

 

Şah Kalender Türbesi Bahçesi’nde yapılan programaÇubuk Dernekler Federasyonu (ÇUDEF) Genel Başkanı Fuat Tuyan, Büyükşehir Belediyesi Meclis Üyesi, ÇUDEF Genel Başkan Yardımcısı ve Dağkalfat Kültür, Yardımlaşma ve Güzelleştirme Derneği Başkanı Sami Özkan, ÇUDEF Genel Sekreteri Mustafa ÖzdemirKuruçay Köyü’nü Geliştirme, Güzelleştirme, Eğitim, Kültür, Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı ve ÇUDEF eski Genel Başkanı Recep Taş, Çağdaş Demokratik Ehlibeyt Eğitim ve Kültür Derneği (ÇAĞDEP) Başkanı Nihat Yalçındere, Sele Köyü Şah Kalender Veli Süven Sultan Yatırları Koruma ve Güzelleştirme Yardımlaşma Kültür Derneği Başkanı Rıza Yıldız ile Başkan Yardımcısı Rıza Kalender, Sele Mahallesi Muhtarı Arif Kalender, Ovacık Mahallesi Muhtarı Bayram Kesen ve Çubuk Ovacık Köyü Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Eğitim ve Kültür Derneği (OVDER) Başkanı Hamdi Güngör, Esenboğa Mahallesi Sosyal Yardımlaşma, Eğitim ve Kültür Derneği Başkanı Metin Ersöz, Yazır Mahallesi Sosyal Yardımlaşma ve Kalkınma Derneği Başkanı Şaban Vardar, Ağılcık Mahallesi Kalkındırma, Güzelleştirme, Eğitim, Kültür ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Ali Arıcı, Mutlu Mahallesi Sosyal Yardımlaşma, Dayanışma, Eğitim ve Kültür Derneği Başkanı Ömer Kalaycı,  Kızılöz Mahallesi Kalkındırma, Güzelleştirme, Eğitim, Kültür, Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Ali Osman VurucuTaşpınar Mahallesi Eğitim, Kültür, yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Ünal Demir katıldı. 

 

Çubuk Sele Köyü Şah Kalender Veli Süven Sultan Yatırları Koruma ve Güzelleştirme    Yardımlaşma Kültür Derneği Başkanı Rıza Yıldız yaptığı kısa konuşmada Dernek yönetimimiz adına etkinliğimize katılan sevgili canlara ayrı ayrı teşekkür ederiz. Matem ayında tutulan oruçlar ve ibadetler hak katında kabul ve makbul olsun. Allah yolunda Kerbela’da şehit olanları rahmetle anıyoruz. Bu mübarek günler milletimizin, ülkemizin, İslam âleminin refahına, selametine vesile olur inşallah  dedi.  

 

ÇUDEF Genel Başkanı Fuat Tuyan yaptığı konuşmasında, Salgın nedeniyle her yıl geleneksel olarak yaptığımız “Aşure ve Birlik Günü programını bu yıl yapamamanın üzüntüsünü yaşamaktayız.  

 

Ama bu ayın ruhuna uygun olarak bugün Şah Kalender Veli ve Seyyid Suvam Fakı Hazretleri’ni anmak istedik. 

 

Bundan 1380 yıl önce meydana gelen ve o günden sonra tüm İslam coğrafyasının yüreğinde hiç sönmeyecek kor ateş düşüren Kerbela şehitlerini rahmetle yâd ediyorum. Onların sevgisiyle yüreklerini besleyen tüm kardeşlerimin tuttukları oruçları, yaptıkları ibadetlerin Yüce Allah katında makbul olmasını diliyorum.” diye konuştu. 

 

İmam Ali Osman Vurucu tarafından Kuran Kerim Tilaveti okundu. 

 

Kalender Veli Ocağı Dedesi Ali Yahya KalenderOkunmuş olan Kuran’ı Kerim, buraya gelip programa katılanların tüm geçmişlerine gitsin... Yüce Rabbim kendilerine de attıkları adım başına sevap yazsın...” diye dua etti. 

 

Çağdaş Demokratik Ehlibeyt Eğitim ve Kültür Derneği (ÇAĞDEP) Başkanı Nihat Yalçındere, Kerbela olayının yaşandığı bu ay Müslümanların her zaman hüzünle andıkları bir ay oldu. 

Muharrem Ayı, İmam Hüseyin ve Kerbela Olayı’nın çok ayrı bir yeri vardır. Bizler 12 gün matem orucu tutar ve peşine yası matem çorbası yapar, aşureyi pişiririz, kurbanımızı keseriz. 

Muharrem orucu bizler için hem Hak rızası için tuttuğumuz bir oruç olup, aynı zamanda İmam Hüseyin ve Kerbela’da Hakk’a yürüyen 72 mazlum için çekilen yastır, anmadır, değerlerine ve yoluna sahip çıkmaktır. 

Bizim anlayışımıza göre İmam Hüseyin tüm insanlığın ortak kahramanıdır. Bir yas ve ibadet olan Muharrem Orucu yürekten gelen bir duygu ile yerine getirilen bir ibadettir. Tamamen kişinin özgür iradesi ile tuttuğu, aile veya mahalle baskısı ile tutulan bir oruç değildir. 

Dökülen gözyaşları ‘Kerbela Şehitleri’ içindir... 

Böylesine bir ibadet tabii ki çok değerlidir ve kutsaldır. Böylesi bir inanç ve samimiyetle tutulan oruç ve ibadetler elbette hak katında en makbul olanıdır. Görkemli sofralar kurulmaz sadelik ve incelikle özü birleşmiş olan canların birlikte oldukları bir sofradır. O sofralarda ve ibadetlerde dilenen hak rızasıdır. 

Dökülen gözyaşları Kerbela Şehitleri içindir. Bu anlam ve bilinçle oruç tutan, bu yası matemi yüreğinde hisseden, dua eden, tüm canların ibadetleri hak katında kabul ve makbul olsun. 

Kerbela hadisesi İslamtarihinin en hüzünlü olaylarından biridir. İslam dininiPeygamberi Hz. Muhammed’in biricik torunu, cennetle müjdelenmiş İslam Halifesi Hz. Hüseyin ve ailesinin haince şehit edildikleri olay Muharrem’in onuncu günü gerçekleşmiştir. 

 

Muharrem’in onuncu günü yani Aşure gününde birçok olay yaşandığı rivayet edilir. Her bir rivayet eden olay müjdeli iken Kerbela olayı bunların tam tersi hüzün verici bir olay olarak Aşure günlerinde anılmaktadır. 

 

Kimse birliğimizi, dirliğimiz bozmasın. 

 

Büyükşehir Belediyesi Meclis ÜyesiKuruçay Dernek Başkanı ÇUDEF eski Genel Başkanı Recep Taş, Çok önemli ve anlamlı bir günde beraberiz.  

 

Şu anda Şah Kalender Veli’nin huzurundayız. 

 

Şah Kalender Veli Kimdir? 

Şah Kalender Veli,Ankara-Çubuk ilçesi  Sele Köyü’nde 1248 dünyaya gelmiş, miladi 134yılında vefat etmiştir.  

 

Seyyid Kalender Veli, imam Muhammed Bakır soyundan gelmektedir. Kalender Veli’nin babası Seyyid Siyami Fakı, annesi Gül Zeynep Hatun’dur. 
 

Kalender Veli, Şah Kalender Veli, Kalender Veli Sultan veya Seyyid Kalender Veli adlarıyla anılmaktadır. 

 

Kalender Veli Beypazarı Karaşar Bölgesinden Yağdanı Sultan’ın kızıyla evlenir ve üç erkek bir de kız çocuğu dünyaya getirir. 

 

Büyük oğlu Akyurt ilçesi Cücük köyünde metfun (gömülmüş olan, gömülü) Hamdi Sultan Dede’dir. Bu türbe halen Cücük Köyü’nün bir tepesindedir ve her yıl burada aşure günleri düzenlenmekte ve ziyaretçi akınına uğramaktadır. 

 

İkinci oğlu Abdulkadir Kalender Veli ile birlikte aynı türbede yatmaktadır. 

 

Üçüncü oğlu Ali (Mustafa) Kalender Veli Türbesi’nin dışında bir çam ağacının altında metfundur (defnedilmiş, gömüşmüş). 

 

Kızı Zeynep Hatun ise Hamdi Sultan ile birlikte aynı türbede yatmaktadır.     

 

Sele Köyü’ndeki türbenin bir odasında Kalender Veli ve Oğlunun Sandukası bulunmaktadır. 

 

Türbenin Durumu: Şah Kalender Veli ölümünün 18. yılında 1362’de türbesine Aktepe’den geyiklerin getirdiği taşlar kullanılarak yapılmaya başlanmış, 1364 yılında tamamlanmıştır. 

 

Türbe 1994 yılında Koruma Kurulu kararıyla 1. Derece Anıt Eser olarak tescillenmiştir. 

 

Selçuklu mimarisi ile yapılan Kalender Veli TürbesiÇubuk ilçesinin en önemli tarihi eserlerinden birisi özelliğine de sahiptir. Geçtiğimiz yıl Çubuk Belediyesi tarafından Kalender Veli Hazretlerine ait tarihi şecere ve belgelerin tercümesi de yapılarak yapılan törenin ardından türbenin içerisine asılmıştır. (02.12.2014) 

 

Şah Kalender Veli, 96 yıllık hayatını boş geçirmemiştir. Onun emarelerini burada görmek mümkündür  

Bu yolda en parlak ışığı bu toprakları Müslüman yapan bir erendir. 

Kalender VeliKargın’da çıktı. Sele’de oturanların değil herkesin atası.  

Seyit Ali Kalender, Hacı Bektaşi Veli ve Hoca Ahmet Yesevi Hareketi bir Anadolu hareketidir. Bu ışıklı yol kimseyi ihanete götürmez... 

Hz. Muhammed soyundan gelenlere seyyid deniliyor.  

Kutlu soy olarak bilinen Seyyidlik, şeriflik müessesesi, yıllar içinde insanlar tarafından saygı ve hürmet görmek, mevki ve makam sahibi olmak için kullanıldı.  

Yalnız Seyyid olduğunu iddia edenlerin ellerinde Nesep şeceresi bulunması gerekir.  

 

1715 yılında soy olarak Seyyid olan 38 aile vardır.  Seyyid Ali Kalender de bunlardan biridir. 

 

ATATÜRK ANKARA’TESADÜFEN BAŞKENT YAPMADI... 

 

Mustafa Kemal Atatürk, Ankara'yı tesadüfî başkent yapmadı, bunun altında tarihi, sosyal, kültürel birçok sebep yatar. 

  

Ankaralılar Atatürk’ü çok seviyordu. 

 

Atatürk, Dikmen sırtlarına geldiği zaman Ankaralılar, “Öl de ölelim Paşam” diye bağırmışlardır. 

 

Ankara neden ve nasıl başkent oldu? Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk; NUTUK’ta detaylarını şöyle anlatıyor: 

 

Efendiler, Lozan Antlaşması'nın eklerinden olan düşman işgali altındaki topraklarımızı boşaltma protokolü uygulandıktan sonra, yabancı işgalinden tamamen kurtulan Türkiye'nin toprak bütünlüğü fiilî olarak sağlanmıştı.  

 

Artık yeni Türkiye Devleti'nin başkentini bir kanunla tespit etmek gerekiyordu. Bütün düşünceler, Yeni Türkiye'nin başkenti Anadolu'da ve Ankara şehri olarak seçme lüzumunda birleşiyordu. 

 

Bu seçimde, coğrafî durum ve askerî strateji en büyük önemi taşıyordu. Devletin başkentini bir an önce tespit ederek, içten ve dıştan gelen kararsızlıklara bir son vermek şarttı. 

 

Gerçekten de, bilindiği üzere, başkentin İstanbul olarak kalacağı veya Ankara olacağı konusunda öteden beri içeride ve dışarıda kararsızlıklar görülüyor, basında demeçlere ve tartışmalara rastlanıyordu.  

 

Bu arada İstanbul'un yeni milletvekillerinden bazıları, Refet Paşa başta olmak üzere, İstanbul'un Hükümet Merkezi olarak kalması gereğini bazı örneklere dayanarak ispat etmeye çalışıyorlardı. 

 

Ankara'nın gerek iklim, gerek ulaştırma araçları ve gelişme kabiliyet ve istidadı ve gerekse mevcut tesisler ve kuruluşlar bakımından hiç de uygun ve elverişli olmadığını söylüyorlar; İstanbul'un «payitaht» olması lâzımdır ve mutlaka olacaktır, diyorlardı.  

 

Bu ifadeye dikkat edilirse, bizim «başkent» deyimiyle kastettiğimiz anlam ile, bu ifadelerdeki «payitaht» deyimini kullananların görüşleri arasında bir fark bulmamak mümkün değildir. 

 

Bundan dolayı, bu konuda zaten kesinleşmiş bulunan kararımızı resmen ve kanunî yoldan ilân ettirerek, «payitaht» sözünün de yeni Türkiye Devleti'nde kullanılmasına gerek kalmadığını göstermek lâzım, geldi.  

 

Dışişleri Bakanı İsmet Paşa, 9 Ekim 1923 tarihli tek maddelik bir kanun tasarısını Meclis'e teklif etti. 

 

Altında daha on dört kadar zatın imzası bulunan bu kanun teklifi, 13 Ekim 1923 tarihinde uzun görüşme ve tartışmalardan sonra çok büyük bir çoğunlukla kabul edildi. Kabul edilen kanun maddesi şudur: «Türkiye Devleti'nin başkenti Ankara şehridir.” 

 

Ahilik... 

 

18. Yüzyılda Ahiler milleti de devleti de yönetir hale gelmiştir. 

 

Ahiler oluşturdukları sosyal güvenlik sistemi ile âdeta “kimsesizlerin kimsesi” olmuşlardır. 

 

Ahiler, Anadolu’nun vatanlaşmasında, İslâmlaşmasında ve Türkleşmesinde kurdukları vakıflarla, yapmış oldukları şifahane, hamam, çeşme, han, medrese ve hayır kurumları ile etkili olmuşlardır. 

 

 Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde Kırşehir’den uç bölgesine giden Şeyh Edebali bir ahi şeyhi idi. Osmanlı’nın manevi mimarı olan Şeyh Edebali ve diğer ahiler sayesinde ahilik  

 

Osmanlı’nın kuruluşunda ve bir ‘cihan devleti’ olmasında temel dinamik olmuştur. 

 

Ahiler, Anadolu’da birliğin, beraberliğin, kardeşliğin mayasını oluşturmuştur. 

 

Bu esaslar bağlamında yeniden medeniyet tasavvurumuzun oluşmasında ahiliğin önemli katkılar, sunacağını düşünüyoruz. Bu manada Ahiliğin eğitim, sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, dini ve ahlaki alanlarda 21. yüzyılda medeniyetimizin ana unsurlarından olacağı şüphesizdir. 

 

13. Yüzyılda Ankara’da İlhanlılar, taşrada da Dağlılar yönetmişlerdir. 

 

Türkiye Cumhuriyet’inin başkenti olan Ankara kenti topraklarına, çok eski tarihlerde yerleşilmiştir.  

 

Bunda en büyük etken, bu topografya koşullarının ve Anadolu yolları üstündeki konumunun, merkez rolü oynayabilecek bir kentin kurulmasına elverişli olmasıdır. Orta Anadolu’da aşağı yukarı bütün kentler bir ova çevresinde, daha doğrusu, bu ovaları çevreleyen dağların yakınında kurulmuştur.  

 

Ankara da, ortasından Ankara çayının geçtiği bir ova kenarında yer alır. Bent deresi, İncesu ve Çubuk Suyu bu ovada, kente yakın bir noktada birleşirler. Söz konusu ova, öbür Anadolu kentlerinin kurulduğu ovalardan küçük olmakla birlikte, korunmaya elverişli bir yerde olduğu için, çok erken tarihlerde yerleşmeye açılmıştır.  

 

Ankara’nın yüzey şekillerinde, yükseltileri 1000 m-1200 m arasında değişen ve vadilerle derin bir biçimde yarılmış yaylalar ile üstlerindeki birkaç yüz metre yükseklikte sırtlar ve tepeler ağır basar.  

 

Bent Deresinin dar vadisi, günümüzde Ankara kalesinin bulunduğu tepeyi, yaylanın ovaya egemen dik kenarından ayırarak, korunmaya elverişli bir yer hazırlamış, Hititler, Frigyalılar ve Galatlar döneminde hep aynı yerde olan kent, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde de yerini değiştirmemiştir. 

 

ERATNA ULLARI... 

 

İdare merkezi önce Sivas sonra Kayseri olan Eratna Devleti Moğol İlhanlı devletindeki karışıklıkları fırsat bilerek hükümranlığını ilan etmiş sınırlarını da doğuda Erzurum'a kadar genişletmiştir. 

İlhanlı Hükümdarı Ebu Said Bahadır Han'ın (1316-1335) zamanında Anadolu genel valiliğine Emir Çoban'ın oğlu Demirtaş tayin edilmiştir.  

Ancak Emir Çoban'ın öldürülmesi üzerine korkuya kapılan Demirtaş, Kahire'de bulunan Melik Nasır Muhammed'in yanına kaçınca (22 Ekim 1327) kayınbiraderi Alaeddin Eretna, Anadolu'nun idaresini vekâleten üzerine almıştır. İlhanlı merkezî idaresi de Anadolu Valiliğine Büyük Şeyh Hasan'ı (Şeyh Hasan-ı Büzürg) tayin etmiştir. Ancak Eretna, memleket işlerine vâkıf olduğu için onun vekili olarak iş başında kalmıştır. İlhanlı tahtında saltanat mücadeleleri başlayınca Eretna, Memlûk Sultanı Melik Nasıra tâbi olmayı seçmiştir. 

Bu duruma karşı koymak isteyen Çobanlı Şeyh Hasan, orduları ile gelerek Eretna ordularıyla Sivas-Erzincan arasında Karanbük mevkiinde karşılaşmıştır. Ancak savaşı kazanan Eretna (1343) büyük bir itibar kazanarak kendi adına sultan unvanı ile sikke kestirmiştir. 

Eretna'nın babası, III. Alaeddin Keykubad zamanında Kayseri emiri olan Cafer Bey'dir.  

Lakabı Alaeddin olan EretnaAnadolu'da bulunan bir grup Moğol askerinin kumandanı iken, Anadolu Valisi Demirtaş'ın kayınbiraderi olduğu için birinci derecedeki emirler arasına girmiştir. 

EretnaArapça' gayet iyi bilen adaletli ve iyi bir hükümdardır. Aynı zamanda köse olduğu için halk kendisine “Köse Peygamber” lakabını takmıştır. 

Merkezi önce Sivas, sonra da Kayseri olan Eretna Beyliği topraklarına, Erzurum, Bayburt, Şarkıkarahi-sar, Niksar, Erzincan, Tokat, Samsun, Amasya, Ankara, Merzifon, Aksaray, Develi, Karahisar, Niğde ve Darende dâhil olmuştur. 

Eretna, 1352'de vefat etmiş ve Kayseri'deki Köşk Medrese denilen, medresenin ortasında kümbete defnedilmiştir. Aynı türbe de oğlu Mehmed, Torunu Alaeddin ve zevcesi Süli Paşa'nın gömülüdürler... 

 

Ahiler (gönül erleri)  bu toprakları işleyenlerdir. 

 

Allah hepsinin yaptığı ibadetleri kabul etsin. Bu güzel adetlerimizi devam ettirsin... 

 

 

AŞURE VE BİRLİK GÜNÜ... 

 

1340 yıl önce bir şenlik ayı olarak kutlanan Aşure Ayı bu tarihten sonra bir yas günü olarak anılmıştır. 

 

Yüce PeygamberimizBenim Ehl-i Beyt’imi kendi aranızda vücutta baş ve baştaki iki göz gibi kabul edin. Gözler olmadan baş yolunu bulamaz. buyurmuşlardır.   

 

Anadolu İslam anlayışında Ehli Beyt’in isimlerini camilerimize bile yazmışızdır.  

 

Hüseyin’in katledilmesi bitmeyen sızı bitmeyen yas olarak devam eder. 

 

Bugün bile Müslümanlar birbirini boğazlıyor... 

 

Müslümanları birbirine kırdırmak isteyenlere lanet olsun... 

 

 

İslam’ da; 

  • Sünnilik, 

  • Alevilik, 

  • Şiilik, 

  • Nusayrilik diye bir din yoktur. 

 

Dolayısıyla mezhep ayrı bir din olmadığı gibi mezhep kurucuları da bir din tebliğcisi değildir. ...  

 

Kim ki mezhebini din olarak görüyorsa lanet olsun... 

 

İslam en makul olan “takva” ehli olmaktır. 

 

Kimin takva sahibi olduğunu ise Yüce Allah bilir. 

 

Birliğimize, kardeşliğimize toz kondurmamak lazım.  

 

Bu ülkede kim emperyalizme karşı durusa düşmanı çok olur. 

 

Kardeşlik ve barışa düşkün olanların yolu aydınlık olsun... 

 

Kardeşliğimiz baki ve daim olsun... 

 

Alevi Dedesi Ali Yahya Kalender, 700’li yıllarda Hallacı Mansur Eynel Hak” kavramını ortaya çıkarttı. Ve “Allah da Peygamber de benim” şeklinde anlaşıldı. Bunun üzerine idam edildi. 

 

Asıl adı Hüseyin bin Mansur’dur. Hallac denilmesinin sebebi şudur:  

 

Bir gün, arkadaşı olan bir hallacın dükkânına girdi. Bir işinin görülebilmesi için onun yardımını rica etti. Fakat hallacın gittiği yerden dönüşü biraz uzun sürdü.  

 

Geldiğinde hallacYa Hüseyin, senin için bugün işimden oldum diye söylendi.  

 

Hallac-ı Mansur onun endişeli hâline bakarak gülümsedi; “Üzülme senin işini de biz halledelim diyerek parmaklarını pamuk yığınlarına doğru uzatıverdi. O anda henüz atılmamış pamuk yığınları harekete geçti. Kaşla göz arasında, tel tel saf pamuk bir tarafa, kirli ve süprüntü kısmı ise diğer tarafa ayrıldı. Hallaç şaşırıp kalmıştı. Olay kısa zamanda halk arasında yayıldı. Bundan sonra da ona Hallac-ı Mansur dendi. 

 

Pek çok kerametleri görüldü. Yanına gelenlere yazın kış, kışın yaz meyveleri ikram ederdi. İnsanlara, evlerinde ne yediklerini, ne yaptıklarını, ne konuştuklarını ve kalplerinden geçenleri Allahü Teâlânın izni ile haber verirdi.  

 

400 kişi ile birlikte çöle açılmıştı. Birkaç gün geçti. Yiyecek hiçbir şey bulamadılar. Açlıktan perişan bir hâle geldikleri sırada ona gelerek hallerini arz ettiler. Hemen elini arkaya uzatıp, 400 kişinin her birine bir kelle ile iki pide verdi. 
 
Enel Hak” dedi 
 

Allahü Teâlânın aşkı ile kendinden geçtiği bir sırada; Enel-Hak” dedi.  

 

Bu sözün anlamı, (Ben Hakkım) demek ise de, (Haktan başka hiç kimse yok) demek istemişti.  

 

Bu sözü için katline fetva verdiler. Halife, onun bir yıl zindana atılmasını emretti. Fakat halk yine ona gidip bazı meseleler soruyordu. Daha sonra ziyaret de yasaklandı.  

Şeyh Ebu Abdullah-i Hafif anlatır: “Hile ile Hallac-ı Mansur'u görmeye gittim. Yumuşak halılar ve döşeklerle döşenmiş, güzel bir oda gördüm.  

 

Oradaki köleye, Şeyh nerede? dedim.  

 

Abdest alıyor dedi.  

 

Bu zindanda ne iş yapıyor? dedim.  

 

13 batman ağırlığında bir demir bağ ile her gün bin rekât namaz kılıyor dedi.  

 

Sonra, Bu zindanda eşkıya ve hırsız çok, onlara nasihat eder dedi.  

 

Biz konuşurken o abdest alıp geldi.  

 

Bana: Ey genç nerelisin? dedi.  

 

Şirazlıyım dedim.  

 

Meşayıhlerden sordu. Ebü’l-Abbas ibni Ata’ya gelince, Onu görürsen, o mektupları yakmasını söyle.  

 

Tam bu sırada zindancı başı içeri girdi.  

 

Saygı gösterdikten sonra, “Düşmanlar beni halifeye gammazlamışlar. Güya ben, ululardan birini buradan bin dinar alarak salmışım. Yerine de halktan birini hapsetmişim. İşte şimdi beni katledecekler dedi.  

 

Şeyh: “Var selametle git dedi. 

 

 O gittikten sonra, şeyh hücrenin ortasında dizleri üzerine gelerek, ellerini havaya kaldırdı. Başını önüne eğdi. Şahadet parmağı ile işaret ederek ağladı. Öyle ağladı ki, gözyaşından ıslanmadık bir yeri kalmadı. Kendinden geçerek yüzünü yere koydu.  

 

O sırada zindancı başı içeri girdi.  

 

Şeyh: Ne oldu? diye sordu.  

 

Zindancı başı: Kurtuldum dedi.  

 

Hangi sebeple kurtuldun? diye sordu.  

 

Halife; Seni öldürecektim. Şimdi sana gönlüm ısındı. Tekrar affettim dedi. 
 
Yüz kırbaç vurun... 
 

Halife, O, fitne çıkarmak istiyor, onu katledin veya Enel-Hak sözünden dönene kadar dövün emrini verdi.  

 

Ona önce yüz kırbaç vurdular. Hiç ses çıkarmadı. Ölmediğini görünce, ellerini ve ayaklarını kestiler. 

  

Korkudan sarardığımı sanmayın. Kan kaybetmekten sararıyorum buyurdu.  

 

Darağacında Tasavvuf nedir? diye sordular.  

 

"Tasavvufun en aşağı derecesi, işte bende gördüğünüz bu hâldir Ya ileri derecesi? dediler.  

 

Onu görmeye tahammülünüz olmaz dedi. 
 

İdam edilmeden önce halk taş atmaya başladı. Atılan taşlara hiç ses çıkarmıyor, hatta tebessüm ediyordu.  

 

Bir dostu, gül attı. O zaman inledi.  

 

Sebebi sorulduğunda; Taş atanlar beni tanımaz. Halden anlayanların bir gülü beni incitti dedi.  

 

Ellerinden, bacaklarından sonra dilini de kesmek istediler. İzin isteyip; Allah’ım, bana senin için bu işkenceyi reva görenleri affet! diye yalvardı. 
 
Daha sonra dili ve başı da kesildi, cesedi yakıldı, külleri Dicle'ye atıldı. Atılan küller dökülür dökülmez, nehir hemen kabarmaya başladı. Kabaran Dicle'nin suları Bağdat'ı basmak üzereydi. O zaman bir dostu hırkasını Dicle'ye attı ve Dicle bir müddet sonra eski normal hâlini aldı.  

 

Hallac bu kimseye, şehit edilmeden önce: Benim kollarımı, bacaklarımı, başımı kestikten sonra, cesedimi yakıp, külünü Dicle'ye atarlar. Korkarım ki, nehir taşıp Bağdat'ı basar. O zaman hırkamı nehre götürüp at buyurmuştu. 
 

Hallac-ı Mansur, niçin