Erdem Yazaroğlu

Erdem Yazaroğlu

YÜZLEŞME

Ne Zaman Çökeceğimi Haber Vermek İçin Ağzımı Açtımsa...

Bir adamın eski bir kulübesi vardı. Kulübe çok eski olduğu için bazen tuğlalar düşerdi. Adam düşen tuğlaları yerine yerleştirip tamir edeceği yerde, bir avuç çamurla onu kapatmaya çalışırdı. Bir gün  ev çamur yığını haline geldi ve çöktü. Bunun üzerine adam harabe yığını halindeki kulübesine sitem etti:

–Ne vefasız evmiş. Yıllardır içinde oturdum da haber bile vermedi dedi.

Ev dile gelerek:

–Ahmak!

Ne zaman çökeceğimi haber vermek için ağzımı açtımsa, ağzımı bir avuç çamurla tıkadın!

Her geçen gün, kabre doğru atılmış dev bir adımdır.

Her geçen gün, ömür binamızdan düşen bir tuğladır.

Her geçen gün, takvimden düşen bir yapraktır.

Ama bütün bu uyarıcılara rağmen başımızı gaflet  kumuna sokarak gerçeklerden kaçmaya çalışıyoruz.

Bugünün sorumluluklarını yarın-ı meçhullere erteleyerek var olan bugünü "yok" sayıyoruz.

Elimize geçmemiş günlere sorumluluk yükleyerek onları "var" sayıyoruz.

Varları yok sayarak,

Yokları var sayarak, yerimizde sayıyoruz.

 Ama nereye kadar?

Haydi Bugün de Dünyaya Gönderildin…

Tabiin büyüklerinden Vehb bin Münebbih isimli zat, evinin bir odasına kümbetli bir kabir yaptırmıştı.

Kefenini giyip kabre girer, kümbetin kapağını üzerinden örter ve kabir suallerini teker, teker kendisine sorardı.

Sorgulama bittikten sonra aşağıdaki ayeti okurdu:

–“Rabbim beni dünyaya gönderde güzel ameller işleyeyim.”

Sonra:

Haydi, bugünde dünyaya gönderildin ey Vehb!

Güzel ameller işle de göreyim seni! diyerek kümbetin kapağını açar ve kabrinden çıkardı.

Nefisle Bir Yüzleşme!

Ey nefsim!

Yıllardır beni uyuttun. Hep yarına bıraka, bıraka koca bir ömür heder oldu. Gecelerim; teheccüdsüz, heyecansız gündüzlerim; semeresiz, başarısız geçti. Acaba yarın, yarın diye uyuttuğun yarınlarımı, meçhul bir yarında nasıl doldurabileceksin?

Ne zaman beni çevreleyen basitliklere, bağımlılıklara civciv misal küçük bir darbe vurup hür dünyaya açılmak istesem, granitten dağlar gibi karşıma dikildin.

Olmadık desiselerle beni kandırdın.

Tûl-i Emelle beni aldattın.

Yıllardır; taam, kelam, menam hapishanelerinde inim, inim inlettin!

Izdıraplarımı bana ney gibi dinlettin.

İrademi; rehavet, meskenet zincirleriyle sımsıkı sardın. Bana sunulan saat altınlarını değerlendiremedin.

Kim bilir, içlerinde ne hediyeler saklayan günlerin, ayların ve yılların zarfını açmama bile müsaade etmedin. Hepsi boşa gitti, içlerinde neler sakladığını anlayamadan. 

Söyler misin, Allah aşkına senin yaşayan bir cenazeden ne farkın var?

İnsan suresini ağlaya, ağlaya okudun.

Amma, o muhteşem sarayın kapılarını bir türlü aralayamadın. Kendi çevreni tanıdığın kadar kendini tanıyamadın. Kendi içinde kendine yabancı kaldın. Kendini kendine hapishane yaptın.

Fetih suresini okudun, durdun.

Bırak dışarıyı, içinde bir tek fetih bile yapamadın. Kelam, taam, menam hapishanesinden kurtulamadın. İradeni fethedemedin. Namazla, cenneti takas etmeye çalıştın. Ayetleri bir teyip gibi ezberledin amma, uyguladıkların hep adetlerin oldu.

Peygamberimizin (s.a.v) saçlarını ağartan Hud Suresiyle, karanlık gecelerini bir türlü aydınlatamadın. Gayreti hep birilerinden bekledin. Senin de birileri olduğunu hep unuttun.

Bir fikir uğruna hayatı hakir gören Peygamberlerin, hayatını uzun kış gecelerinde, kıssa niyetine okudun. Ama hayatındaki kışları, bir türlü bahara çeviremedin. Çünkü onları anlayamadın.

Yusuf’u düşündün mü hiç? Kuyu diplerini sultanlığa sıçrama rampası yaptığını hapishaneleri birer, birer nasıl medreseye çevirdiğini anlayabildin mi?

Dünya ve içindeki her şey ayaklarının ucundayken, hayatı istihkar edip ölümü özlemesini anlayabildin mi? Anlayamadın, evet anlayamadın! Onun içindir ki, Yusuf’ta boğulan dünyada, boğulmak üzere, ölüm çığlıkları atıyorsun!..

Ateşler içerisindeki ibrahim’in ateşleri bir baharistana çevirdiğini, bıçak altındaki ismail’in yeniden doğduğunu, Sefine-i Nuh’u batırmak isteyen tufanların ancak Sahil-i Selâmete çıkmasına hizmet ettiğini, Suikastlar içinde İsa’nın, denizler ortasında Musa’nın nasıl vuslata erdiğini anlayabildin mi? Anlayamadın.

Ya bir örümcek ağı karşısında çelikten duvarlara çarpmış gibi, beyinleri dumura uğrayan müşriklerin düştüğü perişan halde yatan gizli hikmeti çözebildin mi?

Bir gergef gibi ömrünün her anını çile yumağıyla dokuyan Hazreti Muhammed (s.a.v) Ümmetim derken, sen nefsim dedin. O, davam derken, sen hevam dedin. O, davasını yüceltirken, sen hevanda cüceleştin. Onun çağları peşinden sürükleyen davasından; sarığı, sakalı, tesbihi, umresi, kaldı. Ne yazık ki, onları da bir türlü anlayamadın.

Kokularla süslediğin sakalın ruhunu, ruhunla mezcedemedin. Dolayısıyla sakallı çocuk olmaktan da bir türlü kurtulamadın.

Başındaki sarık beyaz kefenin iken, yastığının altında ki ölümü çok uzaklarda zannettin. Dünyanın oyuncaklarıyla evcilik oynarken, dünyanın elinde oyuncaklaştığının farkına bile varamadın.

Bir adet haline getirdiğin beş vakit namazın, aynı safta omuz, omuza namaz kıldığın kardeşini gıybet etmekten seni kurtaramadı. Kalbine, gözüne, kulağına el ve ayaklarına tutturamadığın oruçların, sadece midene münhasır kaldı. Oruç tuttuğunu zannettin, ama aç kaldığını anlayamadın.

Başına taç ettiğin başörtüsü, sadece başını örtebildi. Başının altındakiler ne yazık ki, başörtüsünden nasibini alamadı. Çünkü, başörtüsünü takva örtüsüyle birlikte örtmedin. Gözlerin, kalbin ve duyguların çıplak kaldı. Kendini fark ettirebilmek için aynanın karşısında çeşit çeşit kılıklara girdin. Yapmacık gülüşlerle, hırsızlama bakışlarla, başkalarının duygularını çalmaktan utanmadın. Ruhunun çığlıklarına bedel sen gülüyordun. Düştüğünü ve düşürdüklerini anlayamadın. Ah ki anlayamadın…

Burnunun dibindeki farzları görmezden gelip, sünnet diye defalarca umreye gittin. Kâbe’yi tavaf ettin. Yeryüzündeki iki milyar Müslüman’ın sadece .bir kemiyet olduğunu, bir keyfiyet olamadığını hiç düşündün mü? Düşündün mü, binlerce birlerimiz varken, nasıl ayrı kaldığımızı, nasıl parçalandığımızı?

Aynı camide, birlikte namaz kıldığın kardeşinin fakr-u zaruretini, görmezden geldin. O, ihtiyaçların pençesinde kıvranırken, sen seyrettin. O, kışların dondurucu soğuklarını kemiklerinde ısıtırken, sen buğulu camların arkasında tesbih çekiyordun. Dünyada Cennet Kevserlerine denk bir lezzeti, kardeşinin acılarını dindirme lezzetini tadamadın. O lezzeti felân duayı şu kadar okuyarak, alacağını zannettin. Aldandın, aldandın… Elindeki elmasları birkaç şekerlemeye değişen saf çocuklar gibi aldandın.

Hani hepimiz mümindik,

Hani birimizin ızdırabı hepimizin ızdırabıydı,

Hani şarkta bir müminin ayağına diken batsa, garptaki mümin rahatsız olacaktı hani,

Hani bir Mü’min öldüğü zaman sema ve arz onun ölümüne gözyaşı dökerdi hani,

Hani Mü’min yeryüzünün zinetiydi,

Hani Mü’minler bir vücudun azaları gibiydi,

Hani göz ağrısa bütün vücut, o acıyı, içinde hissedecekti hani,

Hani Hz. Ebu Bekir’in teslimiyeti,

Hani Hz. Ömer’in destanlaşan adaleti,

Hani Hz. Osman’ın dillerden düşmeyen hayası,

Hani Hz. Ali’nin bahr-ı umman gibi ilmi,

Hani Abdurrahman gibi zenginler,

Hani Ebu Zer gibi fakirler,

Hani Ensar-Muhacir gibi kardeşlikte yarışanlar nerede, nerede hani? 

Anlayamadın, ne yazık ki, bunları anlayamadın.

Artık anla, ne olur anla!

Anla ki Cennet ucuz değil, Cehennem lüzumsuz değil.

Anla ki, Cennete giden yol asfaltla döşenmemiş.

Anla ki, bedelini ödemediğin hiç birşeye sahip olamazsın.

Anla ki dünyayı bize, bizler zindan ediyoruz.

İhmallerimiz, enaniyetimiz, samimiyetsizliğimiz…

 Anla ki, Eyyub gibi sabır erbaini doldurmadan,

Yusuf gibi yıllarca kuyu diplerinde çile çekmeden,

Yakuplar gibi gözlerini hasrete kurban etmeden olmaz.

Anla ki, İsmailler gibi bıçak altına yatmadan,

 İbrahimler gibi, ya Allah! deyip kendini ateşlere atmadan,

Sefine-i Nuh gibi, tufanları yara, yara hedeflere gitmeden olmaz.

Anla ki, bir ömür boyu gözyaşlarını Ceyhun edip;

 Ümmeti için an be an,

 dem be dem alın teri döken Hz. Muhammed (s.a.v) gibi alınları terletmeden olmaz.

Ve şunu çok iyi anla ki,

başkalarının hayata aşık olduğu kadar, ölüme aşık olunmadan asla olmaz.

 

Bu yazı toplam 1978 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
35 Yorum