• BIST 93.616
  • Altın 209,603
  • Dolar 5,3413
  • Euro 6,0898
  • Ankara : 0 °C
  • İstanbul : 9 °C
  • İzmir : 11 °C
  • Trabzon : 11 °C
  • Antlaya : 0 °C

Bir mekteptir Anadolu!

19.01.2008 17:21
Tarık Sezai Karatepe

Tarık Sezai Karatepe

 BİR MEKTEPTİR ANADOLU!


67"nin kışıydı, kar yağıyordu;
ruhlar aleminde "var" iken, bedeninin şu dünyada bir adımlık yer kapladığı anlardı.

"Beyaz rahmet" anadolu gibi duru, saf ve lekesizdi;
kar ne denli yağarsa bereket o kadar çoğalır;
zemheri, yerini bahara bıraktığında, yağmur sağnak sağnak iner; toprağı nakış nakış işlerdi.

Şehrin dünyası köye kapalıydı; "köy" denilen bir yer vardı,
“Orda bir köy var, uzakta / Gitmesek de, görmesek de o köy, bizim köyümüzdür”
melodisi çınlar; bir türlü uzak, yakın"a dönüşmezdi;

köy, bir cinayet olduğunda, jandarmanın “bir zahmet” uğradığı, sinmiş yurt köşesiydi;
“fakir fukara, eşitsizlik, tek yol devrim” edebiyatıyla örgütler kurulur;
şehirli çocuklar köyü sevmez, tuhaf bulurlardı.

Köyde hayat, acı ve sevinç yumağında sürüp giderdi, her şey amatörce idi;
anlık olaylar büyütüldükçe büyütülür; hayatın kendisi olurdu.

“Alamanya işçi alacakmış!”

Telefonun sadece kaymakamda olduğu günlerde haber dalga dalga yayıldı;
sofraların tadı kaçtı; taze gelinlerin yüreğine kor düştü;
“Almanya"yı çıkaranın ocağı batsın!” intizarları, dip odada boğuk boğuk hıçkırıklara dönüştü; iki göz ev, neyine yetmiyordu!

“Almanya” bir semboldü; Fransa da, Avustralya da işçi alıyordu;
henüz bunun, “Batının, Osmanlının torunlarını ezme politikası” olduğuna dair sosyolojik yorumlar orta yerde yoktu.
Kimse bilmezdi, “gavur”un okullarında Osmanlı"dan intikam almak için ne tezgahlar çevrildiğini…
“Ben, vatandaşımı yabana yem etmem!” diyen, "halkın emeğiyle büyümüş" bir idareciye henüz rastlanmıyordu ve hiç de rastlanmayacaktı.

Askerlik hariç ilk defa şehre inen yağız anadolu delikanlısı, “valiye selam vermiş” ağzı laf yapan hemşerilerine “iki dakkada” pasaport çıkartıyor;
yeşil kapaklı, soğuk damgalı pasaport, tahta sandığın içine özenle yerleştiriliyor,
ya da ceketin cebine filketeyle tutturuluyordu;

“kaçak” gidecekler de, gurbete yolladıkları akrabalarına, birkaç ay sonrası için sıkı sıkı tembihte bulunuyorlardı.
Her evde bir ayrılık türküsü çalıyor,
“Kara tren gecikir, belki hiç gelmez; dağlarda salınır da belki hiç dönmez!”
Neşet Ertaş"tan bağrı yanıklara bir yürek yarası oluyordu.

“Resmi” gidenler mektup yazabiliyor, “kaçak”lar ise “Yakalanırım!” korkusuyla, satır aralarına selam sıkıştırıyorlardı;
zaten bir kısmı Alplerde, Avusturya sınırında, Yunanistan"da bir kasabada yakalanıyor;
beş bin lira uçup gidiyordu.
“Bizi bu hale getirenlerin!...” bedduaları arşa yükseliyordu.

Birkaç yıldır Afganlıların, Somalililerin… başına gelenler, bu topraklara hiç de yabancı değildi;

"yabancı" halkını sokağa atan "bir eli yağda…" bürokratlardı, büroları vardı çünkü;
makam arabalarıyla eğlenmeye çıkarlar, bir de harcırah uydururlardı.

Öteki anadolu, gurbette mahalle oluyor, parasını denkleştirenler Mevlana Lokantası, Konya Döner, Munzur Kasap, Kars Kahvesi… açıyor;
iki öküzü satıp gelenler "oturum" alır almaz bir iş ayarlıyor, doktora bile gidiyorlardı.

Köyde, gurbettekinin ne iş yaptığı değil, ne kazandığı merak konusuydu; çünkü bir yıl sonra şehre göçmek bir statü idi.
Oysa, şehirde bir fabrikada iş buldun mu Almanya parası kadar kazancın olurdu;
üstelik derme çatma bir gecekondu için arsadan bol ne vardı!

68"in yazıydı, 1 yaşındaydı..
Gurbet treni ilk yolcularını getiriyor, askılı teyplerde Yüksel Özkasap çalıyor;
tüylü fötr şapkalar; iki düğmesi açık, desenli gömlekler, kalın kayışlar, patlayacak gibi duran pantolonlar, vıaluks saatler, deri bavullar.. “Ben geldim!” diyordu;

babalar, evlatlar; daha "susa"da görünür görünmez, yüksek tepelerde nöbet tutan analar, nişanlılar kırk günlük mutluluğa yelken açarlardı;
nişanlılar fazla yaklaşmaz, yaşmaklarıyla bir nur halesine bürünürlerdi.

Tarla pazarlıkları yapılır, bir kısmı ısrarlara dayanamaz, pasaportu ikilerlerdi.
Düğün tarihi belirlenir, kimi de yeni nişanlanırdı;
Sivas-Köln hattında trafik alabildiğine başdöndürücüydü;
gidemeyenler, babasından habersiz, acı Bitlis tüttürür, gidenlere gıpta ile bakarlardı.

Istanbul"daki tanıdık, inşaatta iş ayarlamıştı; Konya"daki buğday tarlalarında "toprak ağaları" karın tokluğuna ırgat arıyorlardı….

“Ya beni de götür, ya sen de gitme!” demek için henüz çok erkendi…

68"liler kuşağı köye henüz uğramamıştı.
 

Bu yazı toplam 1137 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
harun mirza
23 Ocak 2008 Çarşamba 00:40
bir süreçtir işliyor hala
evet o günleri yaşamadık dünyada yoktuk ama ozamandan bu zaman değişen pek bişey yok sömürgeciler müslümanları sömürmeye devam ediyolar ve bizde o zaman verdimiz avrupalaşma mücadelesini şimdide vermeye çalışıyoruz kimdir bunlar necidir bizi etkileyen onların basit ama şaşalı yaşantılarımı hayadan inançsızlıktan uzak yanlarımı? allah katında zerre kadar değerim olmayacaksa onlardan olamak istemem bırakın avrupa onların olsun yiyecek bir dilim ekmek içecek bir damla su ama başı dik boyun eğmeden gavura kimliğimi değiştirmeden kalayım yeter vesselam ayrıca tarık hocam elinize sağlık yazılarınızın devam etmesi temennisiyle
VuSLaTa_HaSReT
20 Ocak 2008 Pazar 22:46
Gurbet Eller...
"Baba gider gurbet ellere...
Bekle bekle gelmez...
Ne uzun günlerdir ki,
Geçmek, bitmek bilmez...
"Gelirim" der de
Günler, haftalar geçer,
Yine görünmez..." diyen Şişekıran
"Anam bekle haftaya geliyorum" dermiş de sırf babası gibi yapmamak için ertesi gün kalkar gidermiş...:) Selam ve muhabbetle....
ZehiR FatİH
20 Ocak 2008 Pazar 19:49
Büyüksün Baskan
Degerli,Tarık Hocam Öncelikle size saygılarımı sunarım,gercekten cok güzel yazmıssın hocam..sen bizim HERSEYİMSİN...GerCekten etkilendimmm hocam yazınızdan
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Çubuk Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 9110397 / cubukhaber06@hotmail.com | Haber Yazılımı: CM Bilişim